"Biliyordum, bekliyordum. Çok bile dayandım. çünkü bizim sonumuz en başından belliydi. Biz dört kişiydik. Kuyudibi'nin dört günahsız çocuğu. Ecevit yani Şerif, liderimizdi. Bilal, yani Sarı, en küçüğümüz. İbo, Iska neşelimizdi bizim. Ben Zeki, yani Yanık. Bir de Ahu, hepimizin kıymetlisiydi, o da beşincimiz. Bir kötülük ettiler bize. Biz de bir yemin ettik. Sustuk. Yıllar sonra bir isim verecekler bize. Suskunlar diyecekler!"
Yaşanmış, ama anlatılamamış, hesabı sorulamamış bir travmanın suskunluğunun da en az kendisi kadar ağır bir yük olduğu yerde başlayan Suskunlar yerli dizi tarihinin en derin iz bırakan hesap kapatma hikâyelerinden birisi. Yaşanan bir ağırsa, susmak iki kere ağır, hesabı sorulmamış zulüm üç kere ağır. Üç kat ağırlık altında ezilen karakterler için geleceğini hiç düşünmedikleri, ama gelmesini içten içe hep bekledikleri hesap günü hiçbir hazırlıkları yokken, herhangi bir günün herhangi bir anında ansızın çıkagelir ve dört suskun çocuğun intikam öyküsü başlar.
Kuyudibi'nin dört haytası önce sünnetten kaçar, ardında da baklavacının arabasını kaçırırlar, her şey sünnet çocuğunun şımarmasına izin verilen günün hatırınadır, ama eğlence kanlı biter ve bir adamın yaralanmasına sebep olurlar. Ve dört kafadar ceza evine girerler. Kalacakları gün çok değildir, ama kalacakları yerde bir gün bir ömre bedeldir. Gardiyanların şiddetine ve aynı koğuşta kaldıkları üç psikopatın zorbalıklarına maruz kalan çocuklar tahliye olacakları gün ise istismara uğrarlar. Telafisiz biçimde kırıldıkları o yerden bir daha birbirlerini görmeme ve yaşadıklarını hiç kimseye anlatmama sözü vererek ayrılırlar. 20 yıl geçer, suskunlar büyür, her biri avutulmamış yaralı birer çocuğun yüküne hamal olmuş koca birer adam olurlar. Ve bir gün içlerinden biri Yanık, yani Zeki o psikopatlardan biriyle karşılaşır, tanır onu ve o an orada hiç düşünmeden, hiçbir şey sormadan ve hiçbir şey söylemeden adamı vurur. Zeki konuşmaz, ama içindeki hiç büyüyememiş Yanık kocaman bir çığlık atar o an. Yemin bozulur!
Suskunlar ilk sezonu bence dünya standartlarında bir iş. Sadece yerli dizi kulvarında değerlendirmek yetersiz kalır. Hikâyesini felsefî yönden derinleştirmiş, ama aynı zamanda da menzilinden şaşmayacağı bir basitlikte tutmuş, gereksiz hiçbir karakteri, doldurma hiçbir sahnesi olmayan, yegane bir konuyu hem incelikle, hem de sadelikle anlatabilmiş ve boğazlara düğüm atarak başladığı yolu herkese temiz bir katarsis yaşatarak neticeye bağlayıp muadili yerli dizilerin ötesine taşmış bir dizi.
Sıkı bir intikam hikâyesi anlatmak belli başlı bazı noktalarda her şeyi tam ve doğru yapabilme maharetidir aslında. İntikam motivasyonunu doğru kurmak, hikâyenin odağını kaybetmemek, en nihayetinde de izleyiciyi intikamcı karakterin safında tutarak katarsis yaşatabilmek. Bu türde yapılmış dizilerin çoğu bu aşamalardan birinde veya birkaçında çuvallar ve talihsiz bir teşebbüs olarak kalırlar. Suskunlar bu intikam örüntüsünün tüm evrelerinde temiz iş çıkarabilmiş bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki başarılı dizilerden biri bu yönüyle.
Bir intikam öyküsünün en can alıcı unsuru intikam motivasyonunu doğru kurabilmek. Pek çoklarının başarısız bir girişim olarak kalmasının sebebi de bu. Bir adamın çok canının yanması, çok şey kaybetmesi, buz gibi bir haksızlığa uğraması, yıllarının çalınması intikamı hak ve doğru kılmaya yetmez. Yeteceğini zannetmek, canı yanmış bir karakterin intikam macerasını haklı kıldığına ve artık ahlâkî sınırların üstünde olduğuna, mağduriyetinden dolayı buna hak kazandığına inanmak acemiliktir. Bir intikam dizisinin hikâyesini genişletme, odağını değiştirme lüksü de olmadığından dizinin kaderini tek odak noktası olacak olan bu öç alma serüveninin ikna ediciliği belirler.
Suskunlar bu hususta haklılığı kuşku götürmez bir intikam motivasyonu kurarak hem izleyiciyi intikamcıların davasına tereddütsüz ortak eder, hem de o intikamı muhakkak alınmaya kendini mecbur bırakır. Affetmek, vazgeçmek veya uzlaşmak seçenek değildir. "Mağrur bir inkarla başlayan yolculuk boynu bükük bir itirafla sona erer." Artık geri dönüş imkansızdır. Dönülmez de. Tek mesele kahramanların bu uğurda neleri göze alabilecekleri ve ne kadar ileri gidebilecekleridir. Ve suskunlar o yolu sonuna kadar giderek kendi omuzlarındaki yükü atıp derin bir oh çekerken izleyiciye de yorucu bir sürecin nihayetinde şık bir katarsis yaşatırlar.
"Az aslında çoktur" yasasının şüphe götürmez haklılığı kendini ispat eder. Suskunlar tek ve biricik bir davanın intikamı için bir araya gelmiş dört insandır, onarılamaz şekilde kırılan hiçbir şeyin telafisi peşine düşmez, tereddüt etmez, yollarından dönmez ve affetmezler. Tek odak intikamdır, alırlar ve serüven biter. Senarist hikâyesini hep ve daima bu basitlikte tutarak ilk sezonuyla Suskunlar'ı en iyi yerli yapımlar arasına taşımayı başarır.
"Erkekliğin değil, çocukluğun tek hazinen!"
Suskunlar başarılı bir serbest uyarlama örneği aynı zamanda. Lorenzo Carcaterra'nın aynı adlı romanından uyarlanan 95 yapımı Sleepers filmine dayanır dizinin çıkış noktası. Suskunlar'a başlamadan hemen evvel Sleepers filmini izlediğim, ardından da diziyi devirdiğim için senaristin bu İtalyan rayihalı Hollywood filmini bir yerli dizinin iskeletine giydirirken ne kadar incelikli çalıştığını ve alelade bir esinlenme olmaktan çıkarıp şahsiyet kazandırdığını net olarak fark edebildim. Örneğin; Sleepers filminde çocuklar ve yaşadıkları mahalle Amerikan asıllı değildir. Bir kısmı İtalyan, bir kısmı da İrlandalı göçmenlerden oluşur ve bu etnik çeşitlilikleri hem çocukların kimliklerine ve ilişki dinamiklerine renk katar, hem de yaşadıkları ülkede göçmen bir azınlık olan mahallenin içine kapanık, kendi kuralları olan, illegalleşmiş ve kendinden olanı sonuna kadar korumaya yatkın doğasına hizmet eder.
Suskunlar'ı inşa ederken senarist bu nüansı çok belirgin kılmasa da ihmal de etmez ve ilk bölümde Bilal'in sünnet düğününde kafkas dansı yapan misafirlerle ve İbo'nun laz menşeine yapılan vurgularla Sleepers'in hell's kitchen mahallesinin İrlandalı ve İtalyan kökenli çocukları, Suskunlar'ın kuyudibi mahallesinin Çerkes ve Laz kökenli akranlarına dönüşür. Hell's kitchen'den farklı olarak kuyudibi farklı etnik kimlikleriyle değil karanlık ve illegal doğasıyla öne çıkar ve İstanbul'un içinde ama İstanbul'dan ayrı, kendi içine kapanık karakteristik atmosferi ile de Suskunlar'dan sonra gelecek olan Çukur mahallesinin prototipini oluşturur.
Hem hell's kitchen, hem de kuyudibi kaleye benzer bir anlayışla örülmüş, dışarıya kapalı ve kendi içindekini korumaya dönük bir doğaya sahiptir, bu yüzden de suskun çocuklar büyüyüp intikama soyunduklarında ellerindeki en önemli koz gard alabilecekleri, onları sonsuz koruyacak bir kaleye sahip olmaları olur.
Film ve hatta belki diziye de sirayet eden ince bir de rastlantı var. Filmde intikamlarını aldıktan sonra mahkemeden çıkınca Michael (yani Ecevit) ve arkadaşı yürürlerken Michael bir sokak satıcısından sosisli sandviç alır. Zamanın kırıldığı ve her şeyin başladığı yerdir orası, Suskunlar'da baklava çalan çocukların filmdeki tezahürü seyyar sosis arabasını kaçırmalarıdır çünkü. Zaten Michael yutamaz sosisliyi ve bir ısırık aldıktan sonra çöpe atar. İşin manidar kısmı ise sosisliyi satan göçmen adamın arabasının şemsiyesinde "sabret" yazması. Hem sleeperlara hem de suskunlara verilmiş mistik bir mesajdır adeta.
"Üzülme Ecevit, bazıları kim olduğunu geç anlar!"
Ecevit "iyi adam" nasıl yazılır hususunda ders niteliğinde şahane bir karakter. Sıkı bir iyi adam yazmak karizmatik bir kötü tasarlamaktan daha çetrefilli iş. Hem lekesiz bir iyi adam, hem de dizinin en komplike karakteri olan Ecevit de bunun çok fiyakalı bir örneği. Ben Affleck'in yönettiği Gone Baby Gone filminde (çok iyi filmdir) İncil'den bir alıntı yapılır, der ki "ben seni koyunlar gibi kurtların arasına gönderiyorum. Kurtların içinde kuzusun; yılan gibi akıllı ol, güvercin gibi de masum." İşte Ecevit bu tasvirdeki adamdır. Bir yılan kadar zekidir, o yüzden hikâyenin en kurnaz kötüsü bile onu faka bastıramaz. Ama güvercin kadar da masumdur; oyununu hiç kimseyi feda etmeme prensibi üzerine kurmuş, hep de namlunun ucuna kendini sürmüştür. O yüzden kötülerle boğuşmak için ne kadar ileri giderse gitsin günün sonunda dizinin en günahsızı bile Ecevit kadar iyi bir insan değildir. Çünkü Ecevit sınanmış bir adamdır. İyiye dair her şeyi yutan bir karanlıkla sınanmış, yine de iyi kalmış, sınandığı günahların masumu bir adamdır. Bu incelikte bir karakter inşa etmek ikonik bir antagonist yazmaktan daha büyük maharet isteyen bir iş.
Dizinin anlatıcısı Zeki "Kimsin sen Ecevit?" diye sorar bir gün. Kimsin sen Ecevit! Yüzeyde bir intikam davası haldur huldur aksa da aslında dipte tüm hikâye Ecevit'in kim olduğunun, içgüdülerini bastırmadığında nasıl bir adam olduğunun ve neler yapabileceğinin keşfi hakkındadır. Bir kabadayının oğludur, çocukken babasının oğlu olmayı reddetmiş ve ceza evinden çıktıktan sonra Amerika'daki dayısının yanına gidip okumuş avukat olmuştur. Ama 20 yıl sonra 34 yaşında yeniden mahalleye geldiği ilk gün gayriihtiyari olarak tıpkı babası gibi montunu omzuna atmış otururken buluruz onu. Babası damarlarında dolaşmaktadır, ama Ecevit asla babası küçüklüğünde kalamayacak kadar büyük bir ruha sahiptir. O yüzden sorar Zeki; kimsin sen Ecevit? Bu intikam Ecevit'in bastırdığı esas doğasını da tetikler ve Ecevit'in kendi doğasına dönüşüne tanıklık ederiz. "Boşuna düşünme Ecevit, yol budur" der Zeki. Ve Ecevit doğasını kabullendikten sonra bedelini canıyla ödeyecek olsa da çocukluğunun ve başka onlarca çocuğun öcünü alacağı o yola girer. Babasına dönüşmez hiçbir zaman, ama eski olduğu adam olarak da kalamaz. Kötü birine evrilmeden, doğasında olanı kabullenerek gelişim yaşayabilmiş bir adamdır yolun sonunda.
Suskunlar ilk sezonu kusursuza yakındır. İkinci sezon ise ilk sezonda yakaladığı çıtanın çok altında kalır. Bana kalırsa hikâyenin ikinci sezona doğru taşınamamasındaki birçok sebep içinden en önemli olanı; odağı mahkeme salonlarından çıkararak "ipten adam alan" Ecevit Oran'ın avukatlık vasfını tamamen boşa düşürmesi ve ikinci sezonda Ecevit'i yani dizinin en önemli, en komplike karakterini ıskartaya çıkartması. İlk sezonunda çok ağır bir dramı konu alsa da Suskunlar insanı darlamayan bir diziydi, sebebi de buydu. Düşmanları ne kadar sinsi ve gaddar olursa olsun artık bu oyunda ipler masumların elindeydi, artık iyiler avcı, kötüler avdı, Ecevit'in her durumda bir b planı, her koşulda yeni bir hamlesi mutlaka vardı, çünkü o bu kasabanın şerifiydi. Dizi ikinci sezonunda da yine Ecevit'in arenasında yani mahkeme salonundan ilerlemeli, bunun için de Bilal hapse girmeliydi.
Bir hikâye esas nüvesini kaybederse bozulmaya ve dağılmaya mahkumdur. Ezel ikinci sezonunda Ramiz ve Kenan üzerinden diziyi yine bir kadın için düşman olan iki arkadaşın öç hikâyesine bağlı kılarak nüvesini korudu ve bütünlüklü bir iş olarak bitti. Suskunlar'ın ikinci sezonda yaptığı kritik hata ise esas nüvesini kaybetmesi oldu.
Ama yine de kendi içinde kusurları olsa dahi Suskunlar sinema dizi sektöründe artık çoktan unutulmuş "çocukluk arkadaşları" temasını anlatmaya değer gören özel bir dizi hâlâ. Kendine has sinematik renk paleti, kalburüstü oyunculukları, acı geçen bir çocukluğu en iyi ifade edecek enstrüman olan mızıkalı müzikleri ile hikâyesini oturttuğu bir habitat inşa eden yani dünya kurabilen son yerli dizilerdendi.
0 Yorumlar