Sabrina 1954 - Sabrina 1995 - Bir İstanbul Masalı

Dizilerin bir biçimde üretildiği dönemin kaydını tutma niteliği var. O yüzden 2000'lerde yapılmış yerli diziler sadece bir nostaljiyi değil, aynı zamanda artık var olmayan, ama bir zamanlar var olmuş olan bir Türkiye'yi ve o Türkiye'nin sosyoekonomisini, kültürel kodlarını, modasını, yaşam şeklini görme fırsatı verir. 2003 yılında yayınlanan Bir İstanbul Masalı da eski bir İstanbul'un ve o şehrin nabzını tutan İstanbullu karakterlerinin hikâyesi.


2025'te bu diziyi izlemek çok enteresan bir tecrübe sundu bana; hem değişen Türkiye'ye, hem de değişen yerli dizi kodlarına dair birçok nüansı fark edebilmemi sağladı. Yerli diziler dış pazara açılmadan ve dış pazarın rağbet ettiği konu ve standartlara göre şekil almadan önce, salt yerli izleyici için üretilirken çok daha yumuşak geçişleri olan, farklılıkların özellikle kaşınmadığı, agresyonu şimdiye nispetle daha düşük bir seviyedeymiş, hiç değilse o dönemin en çok izlenen dizilerinden birinde böyleymiş. Belki tek örnekten hareketle genelleme yapmak hatalı olur, ama en azından Bir İstanbul Masalı üzerinden dönemi okuduğumuzda şimdilerde reyting cihazının hiç sevmediği düşük agresyonlu, soft dramaların o dönem muteber olduğunu söyleyebiliriz. 


Bir İstanbul Masalı'nda yer alan karakterlerin onları "o insan" yapan çok spesifik ve belirgin çizgileri var. Çiçek sınıf bilinci kazanmış, feminist göndermeleri olan (Virginia Woolf ve Barbara Pym kitapları okuması gibi) bir karakterdir, Demir ralli tutkunur ve bu sonradan unutulmayan bir özelliğidir, finale kadar sürekli yarışlara katılır, Selim elit ve işkoliktir, Zekeriya sofistike bir adamdır gibi gibi niteliksel ve karakteristik özel detaylarla her bir karakter boşlukta asılı durmaktan öteye geçip üç boyutlu ve sosyal bir canlı hâline getirilmiş. Daha önemlisi ise b
u nitelik ve özelliklerine dizi süresince sadık kalınması. Günümüz dizilerinde artık bunu göremezsiniz, karakterler arasındaki kişilik farklılıkları bile çok siliktir, yaşayan bir insan gibi değil de, mevcut olaylar silsilesinde üstüne düşeni yapması gereken karton birer figür gibidirler. Başta özgün bazı nitelikler yüklenseler de, bunları çok çabuk kaybeder ve sıradanlaşırlar. 

Bütüncül olamaması, yolda dizilen kervan anlayışıyla sürekli değişen ve dönüşen bir yapıda ilerlemesi güncel yerli dizilerin en tatsız yönlerinden, en büyük defolarından biri. İstanbul Masalı'nın 2 sezon-79 bölüm süren uzun soluklu bir dizi olmasına rağmen anlattığı hikâyenin sınırları dışına taşmaması, karakterleri geliştirmesi, ama dönüştürmemesi de ilerleyen teknoloji ve imkanlara rağmen tersten giden kalite farkını görünür kılıyor. Maalesef dizinin en büyük talihsizliği ikinci sezonda senarist ekibinin değişmesi, bu da olmasa çok daha istikrarlı bir iş olabilecek ve tadı damakta kalacaktı muhtemelen.



Bu vereceğim bilgiyi bilenler vardır muhakkak, ama benim gibi yeni öğrenecek olanlar da vardır; şöyle ki Bir İstanbul Masalı özgün bir hikâye değil; Audrey Hepburn ve Humphrey Bogart'ın başrollerinde oynadığı 1954 yapımı Sabrina filminden uyarlama. Ama bu filmden yapılan ilk uyarlama da değil, film aynı isimle 1995 yılında da yeniden sinemaya uyarlanmış. Ben de bu bilgiyi vakıf olur olmaz iki filmi de izledim, bu yazıda sadece Bir İstanbul Masalı'ndan değil orijinal esin kaynağı olan iki Hollywood filminden de  bahsedeceğim, çünkü dizide iki filmden de alınmış detaylar var. Çok keyifli buldum bu kaynak noktasını; siyah beyaz sinema dönemine ait, üstelik de Audrey Hepburn gibi bir ikonun oynadığı bir filmin modernize edilip Türkleştirilerek bir yerli dizi uyarlamasının çekilmesi enteresan bir durum. Benim gibi izlediği film ve dizileri eşelemeyi sevenler için de hele ki, cezbedici bir tecrübe.

En baştan alalım. Bir İstanbul masalı zengin Arhan ailesinin malikanesinde şoför ve aşçı olarak çalışan Kozan'ların kızı Esma'nın, evin playboy olan küçük oğlu Demir'e duyduğu platonik aşkı ve bu aşkın evin CEO olan büyük oğlu Selim'in 100 milyon dolarlık iş anlaşmasını riske atmasıyla üçlü arasında gelişen olayları anlatan bir modern zaman peri masalı. Dizinin orijinal kaynağı olan Sabrina filmi de birebir bu çıkış noktası üzerine kurulu. Fakat İstanbul masalı hem dönem ve kültür açısından dönüştürücü, hem de bir filmin dizi versiyonu olduğu için orijinalini artı birçok detayla genişleten yapıda bir uyarlama. Bu süreçte çok başarılı, çok incelikli bir işe imza attıklarını düşünüyorum. 1954 yapımı bir Amerikan filmini 50 sene sonrasının Türkiye'sine ait bir hikâyeye dönüştürürken hem özü korunmuş, hem de modern zamana ve kendi kültürel normlarına çok şık giydirilmiş. İki yapım arasında çok keskin bir zaman ve kültür farkı var evet, ama aktardığı duygular da o ölçüde zamansız ve evrensel. 


Üstelik orijinalinden ayrıldığı yerler de bir o kadar isabetli. Örneğin her iki Sabrina filminde de Selim'e tekabül eden Linus karakteri işkolik, asosyal ve maddiyatçı bir adamdır, kardeşinin müstakbel kayınpederi ile yaptığı iş anlaşması Sabrina yüzünden bozulmasın diye Sabrina'nın ilgisini kardeşinden uzaklaştırıp kendi üstüne çekmeye çalışır, bunun için de açıkça ona kur yapar ve baştan çıkarır. Amacı Sabrina'yı kendine aşık edip onunla Paris'e gitmeye ikna etmektir, Sabrina bu oltayı yuttuktan sonra kızı tek başına Paris'e yollayacak ve Sabrina düştüğü tuzağı ancak yola çıktıktan sonra fark edebilecek, o arada da kardeşi çoktan iş ortağının kızıyla evlenmiş olacaktır. Hiçbir ahlâkî ikilem yaşamadan genç bir kızı bu şekilde manipüle edip sırtından vurmayı kendine yakıştırabilen bir karakterdir Linus, planını bozan ava giderken avlanıp Sabrina'ya gönlünü kaptırması olur. İstanbul Masalı'nın Selim'i ise Linus'tan çok farklı ve hatta Linus'tan ziyade Pride and Prejudice'nin Mr. Darcy'sine benzer kodlar taşıyan ilkeli ve gururlu bir adam. Linus gibi kardeşi ve Sabrina'nın duygularını yönlendirmeye çalışan ve aralarındaki yakınlığına direkt olarak müdahil olan bir manipülatör değil, dizide bir sahnede kendi ifade ettiği üzere "dengenin bozulduğu alanlara müdahale eden" bir kriz yöneticisi. Karizmasına ve gururuna halel getirecek bir tavır takınması ilerde Esma ile aralarında gelişecek olan romantizmin değerini de düşüreceğinden olsa gerek, filmin aksine dizinin kadın olan senaristleri Selim'i kendini alçaltacağı bir durum içine sokmaktan bilhassa imtina etmiş.


O yüzden Linus Larrabee, Selim Arhan'a dönüşürken çekilen cila bu karakteri benim için çok daha rafine ve albenili kıldı. Selim-Esma aşkını da öyle, ki 79 bölümlük İstanbul Masalı'nı senaryonun kıçı başı dağıttığı bölümlerde bile bırakmayıp finale erdirebilme motivasyonum ana çiftinin gözüme hoş gelme seviyesinin bir hayli yüksek oluşuydu. Sabrina filmlerini izlediğimde ise, her iki filmde de Linus karakterini ve Linus-Sabrina aşkını sevimsiz buldum. Dizinin ana çatışması ve olay örgüsü bariz şekilde Sabrina filmlerini refere etse de, damağımda bıraktığı Pride and Prejudice tadı çok daha baskın, Selim ve Esma arasındaki yaş ve statü farkı da Mr. Darcy ve Lizzy arasındakine çok benzer bir tonda ve bu yüzdende rahatsız edici olmaktan uzaktı. 


1954 yapımı Sabrina filminde 25 yaşındaki Audrey Hepburn'e 55 yaşındaki Humphrey Bogart, 1995 yapımı Sabrina'da ise 30 yaşındaki Julia Ormond'a 53 yaşındaki Harrison Ford eşlik etmiş ve iki filmde de varlığını sürdüren gözle görülür kuşak farkı bu aşk hikâyesine kapılabilmeyi imkansız hâle getirmiş. Hatta tam tersi yönde bir etki bırakıp 50'li yaşlarındaki bir adamın 20'li yaşlarındaki bir kıza duyduğu ilgi iki filmde de irite etti beni. 30'lu yaşlarının sonundaki Selim ve 20'li yaşlarının ortasındaki Esma arasındaki yaş farkı ise çok tadındaydı. O yüzden İstanbul Masalı ilk sezonu ile eşine az rastlanan bir başarıya imza atıp esinlendiği Hollywood filmine ince ayar çekip daha iyisini yapabilmiş bir yerli dizi bana göre.  


Sabrina filmlerini de çok gömmek istemem aslında. Evet bu bir aşk filmi ve var oluş sebebi olan söz konusu aşk hikâyesi beni etkilemediği gibi bir de üstüne yer yer gıcık, çoğunlukla da rahatsız etti. Ama bu kısmı bir kenara koyduğumda kaliteli diyalogları ve tadında komedisiyle keyifli bir (daha doğrusu iki) film aynı zamanda. 54 yapımı Sabrina'da Audrey Hepburn'un nefis kıyafetleri bir de.. O kadar ki, en iyi kostüm tasarımı Oscar'ını almış o sene film. Ya da Sabrina'nın kalbini David'e (Demir) kırdırdıktan sonra aşçılık okumak için gittiği Paris'ten babasına yazdığı mektup hatırdan çıkmayacak nahiflikte. 


"Saat çok geç ve karşıda biri la vie en rose şarkısını çalıyor. Şarkının adı fransızca "dünyaya pembe gözlüklerle bakıyorum" demek. Tam hislerimi yansıtıyor. Çok şey öğrendim baba. Sadece çok güzel yemekler ve soslar pişirmeyi değil. Çok daha önemli bir tarif. Gereğince yaşamasını, bu dünyanın bir parçası olarak yaşamayı. Kenarda durup izlememeyi öğrendim. Ve artık hiçbir zaman hayattan ve aşktan kaçmayacağım."
Ve Sabrina ağaçların üstünde David'i izleyen mahçup bir kız çocuğu olarak gittiği Paris'ten kendine güvenen, girişken bir genç kadın olarak David'in aklını başından almak üzere geri döner. Gel gelelim bu büyümüş, serpilmiş Sabrina'nın da karşısında acemi kalacağı biri vardır o evde!

Bir İstanbul Masalı

Selim ve Esma ilişkisi eski usul aşk hikâyesi. Daha doğrusu eskimeyen usul. Ben hâlâ yerli dizilerde Türk işi klasik aşk anlatısını bekliyor, bulamadığım zaman da hayal kırıklığına uğruyorum. Türk işi aşk hikayelerinin çok hoş ve her devirde muteber elementleri vardır. Bir çiftin şarkısı vardır evvela; aşklarını tasvir ve temsil eden onlara ait bir şarkı ile karakterize olur hikâyeleri, o şarkının ezgileri o çiftin ilişkisindeki ritimle bütünleşir. Şimdiki yerli dizilerde daha önce birçok dizide de çalınmış, o çiftle karakterize olamayacak kadar kulaklarımızı aşındırmış şarkılar kullanılıyor, bir çalan şarkı da bir daha çalmıyor zaten, anlık uçucu bir etki yaratabiliyor. Halbuki çiftin şarkısı olması için hem insanlarda çok kulak aşinalığı olmamış az bilinen yahut da unutulmuş bir şarkı olması, hem de bu şarkının o çiftin hikâyesini temsil edip birden çok kez dizide çalınıp birbirine karışması gerekli. 


Selim ile Esma'nın aşkına eşlik eden Münir Nurettin Selçuk'un "beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın" şarkısıdır. Selim günlerden bir gün henüz adını koymaya cesaret edemediği bir duygunun kıskacındayken gam ve kedere batarak bu şarkıyı dinler, Esma'yı düşünür ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Dizi muhteşem bir şarkıyı, üstünü kaplayan zamanın tozlarını üfleyerek gün ışığına çıkarır. İtiraf edilmemiş, adı konmamış bir aşkın şarkısı atanır o an ve onların hikâyesi başlar. 

Selim'in Esma'ya aşık olduğunu keşfetme süreci de bir başka tipik Türk işi aşk anlatısı özelliğidir. Aşk keşfedilmesi gereken bir şeydir, karşıda değil kendinde. Kahramanın bunu kendinde keşfedip adını koyması gerekir önce. Vuslata kadar her adım incelikle atılmalıdır, kavuştuktan sonra bir yol yok çünkü, vuslat bitiştir, o yüzden aşıklar ya kavuşur ve biter ya da kavuşamaz ve daima yarım kalır. O yüzden kavuşmak kolay ve hızlı olmamalı. Kahraman aşkı önce kendinde keşfetmeli. Selim'in aşkı kendinde keşfetmesi yaşadığı uyku bozukluğunun akabinde cereyan eder. Oturduğu başkanlık koltuğunun yükü ve stresi arttıkça uyuyamamaya başlayan Selim uyku ilacı yazması için gittiği psikiyatrist vesilesiyle yaşar ilk farkındalığını. Çünkü Selim ne anlatmaya çalışırsa çalışsın fark etmeden bir şekilde Esma'dan bahsetmeye başlar, psikiyatrisin sorduğu her sorunun cevabı Esma'ya bağlanır. Esma'nın onda bu denli yer ettiğini, iş dışında herhangi bir şey konuşmaya kalktığında sözün hep ona geldiğini, Esma'ya dair anlatacak ne çok şeyi olduğunu kendisi de hayret ve dehşetle fark eder. Ve Selim haftalar süren kronik uykusuzluğunun en dip noktasında moraran göz altlarıyla gayri ihtiyari sürüklendiği Esma'nın yanında uyuyarak savuşturur uykusuzluk illetini. Aşk önce keşfedilmesi, sonra hazmedilmesi, sonra da hak edilmesi gereken bir meseledir Türk işi aşk hikâyelerinde, Selim de bu yolları adım adım kat eder.


Nortwestern üniversitesi'nin yaptığı araştırmaya göre ortalama bir insanın odak süresi 47 saniyeye kadar düşmüş. Günümüz insanı bir şeye dikkatini 47. saniyeden sonra kaybediyormuş artık. Türk işi aşk anlatısı da o yüzden yitti gitti. Artık her şeyin çabuk çabuk olması gerekiyor, bir dizi başladığında karakterlerin hemen aşık olup, hemen öpüşüp koklaşıp yol alması, ne olacaksa bekletmeden hemen olması gerekiyor. Odak süresi 1 dakika bile olmayan bir hedef kitleye 20 bölümde izleyiciye, 30 bölümde kendine, 40 bölümde de birbirine itiraf edilmiş slow burn bir aşk hikâyesi anlatmaya teşebbüs etmenin riski yadsınamaz. Ama cazibesi de yadsınamaz, nadideliği ve unutulmazlığı da yadsınamaz. Bizim kültürümüzden, genlerimizden, istidatlarımızdan, mazimizden beslenen, bizi karakterize eden bu türden aşk hikâyeleri çünkü. Bize bize ait olanla gelindiğinde yine de karşılık bulacağına inanıyor ve o eski Türk işi aşk hikâyelerini beklemeye devam ediyorum o yüzden.





















Yorum Gönder

0 Yorumlar