Infernal Affairs - The Departed - İçerde

İçerde dizisinin Martin Scorsese'ye kariyerinin ilk oscarını kazandıran The Departed filminden uyarlandığı eksik ve yanlış bilgisine sahiptim yıllardır. The Departed'in bu meşhur iki köstebek hikayesinin orijini olduğunu sanıyordum, muhtemelen pek çok kişi de hâlâ öyle sanıyor, ama değilmiş. İronik bir şekilde Scorsese'ye orijinal filmlerinin getiremediği oscar heykelciğini 65 yaşında kazandıran The Departed bir Hong Kong filminden uyarlamaymış. Biri de Türk olmak üzere üç versiyonu çekilmiş bu hikâyenin karanlıkta kalan orijinal versiyonu merakımı kaşıdı, izledim, ardından The Departed'i de izledim. Üç projenin hem ayrıldıkları ve benzeştikleri noktaları yazmak, hem de bu hikâyedeki hakkı yenen esas kahramanı biraz daha görünür kılmak istedim. 

The Departed filminin de, İçerde dizisinin de uyarlandığı karşıt iki köstebek hikâyesinin orijinali 2002-2003 yıllarında çekilmiş Hong Kong yapımı Infernal Affairs üçlemesi. Hikâye The Departed filmiyle tanınsa ve özdeşleşse de aslında içlerinde en iyi olanı da Infernal Affairs üçlemesi. 

Infernal Affairs'in The Departed'tan daha iyi olmasının birden çok sebebi var, ama en önemlisi orijinal üçlemenin The Departed'ta tek bir filme sıkışıtırılmış olması. Bu yüzden Infernal affairs'in üç filme yaydığı katmanlı kurguyu, karakter derinliklerini ve ince işçiliği The Departed'da bulabilmek mümkün değil. 

Infernal Affairs (Mou Gaan Dou)

Filmin ingilizce adında ufak bir kelime oyunu var; hem internal (iç) çağrışımı ile "içerde" olan köstebeklere, hem de inferno (cehennem) kavramı ile yaptıkları işin onlara yaşattığı cehennem hayatına atıf yapılmış. İlk filmi 2002, sonraki iki devam filmi ise 2003'te vizyona girmiş ve kısa bir sürede arayı açmadan ve konuyu dağıtmadan çekmiş ve bitirmişler işi. The Departed ve İçerde'ye esin olan ana hikâye Infernal Affairs'in ilk filmini esas alıyor büyük oranda. İkinci filmde ise "her sonun bir de başlangıcı vardır" mottosuyla öykü başa dönüyor ve iki köstebeğin çömezlik zamanları, nasıl seçildikleri ve henüz tanışmamış olsalar da aralarındaki kadersel bağ anlatılıyor.

Ki bu 2 ve 3. film diğer iki projeden ayrılan en mühim unsurlarından biri. Çünkü hem The Departed de, hem de İçerde de akademiden sonra köstebeklerden biri hemen mafyaya sızıp liderin güvenini kazanıyor, diğeri de polis teşkilatında bir anda yükseliyordu. Ardından da hikâyenin çözüleceği olaylar silsilesi başlıyordu. Infernal Affairs'de bu böyle oldu bittiye getirilmiyor. İlk filmde iki köstebek de tam 10 yıldır bu gizli görevin içindeler. Çok uzun bir zamandır köstebek oldukları için ikisi de derin bir kimlik karmaşasıyla cebelleşiyor, ikisi de yaptığı işin anlamsızlığını kavramış ve ne bok yemeye bu işin içine girdiğini unutmuş durumda. Bulaştıkları bu ajancılık oyunu havalı bir şey olmaktan çoktan çıkmış, ikisi de saklambaç oynarken saklandığı yerde unutulmuş çocuk artık bu oyunda. O yüzden "bir köstebek olmanın dayanılmaz şizofrenisi" çok daha ön planda ve bu yönüyle de diğer iki uyarlamadan çok daha derin.

İlk film lokal bir çete lideri olan Sam bir budist tapınağında karşısına aldığı bir grup gence söylev çekerken açılır ( Ki bu önemli bir detay, Sam'in budist yönü ve hikâyedeki budizmle ilgili metaforlar üç filmde de vurgulanmaya devam edecek ) Gençlerden polis akademisine başvurmalarını ister, başarılı olanlar polis teşkilatındaki köstebeği olacak ve çeteye bu şekilde hizmet edecektir. Bu gençlerin arasında hikâyenin iki ana kahramanından talihli olanı olan Ming de vardır. 

Sam'in adamı Ming fazla göze batmadan akademiye devam ederken okulun en parlak öğrencisi disiplinsizlik gerekçesi ile okuldan atılır ( İçerde'de birebir aynı bu kısımlar ) Okuldan atılan bu öğrenci ise hikâyenin talihsiz olan diğer ana kahramanı Yan'dır. Ailesinin suç geçmişi olduğu için polis olarak yükselmesi imkansız, ama çok da yetenekli bir çocuk olan Yan'a bir anlaşma teklif edilir amirleri tarafından ve Yan akademiden ayrılıp gizli polis olarak sokak çetelerine girer.

Ardından 10 senelik bir zaman atlaması ile bir tarafta polis teşkilatında yükselen, parlak bir kariyeri, mutlu bir ilişkisi ve yeni taşındığı şahane bir evi olan Ming ile diğer tarafta Sam'in çetesine katılan, derinleşen kimlik krizi, kronikleşmiş uyku sorunu ve sefil yaşamıyla cebelleşen Yan'ı görürüz. İki taraf arasındaki gerilim kızışmış ve Sam palazlandıkça organize büro için yok edilmesi elzem bir tehlike hâline gelmiştir. Sam'in denizaşırı kaçakçılık sevkıyatlarına yapılan her operasyon Yan ve Ming sayesinde iki tarafın da istihbarat akışı sağlamasıyla içinden çıkılmaz bir hâl alır ve nihayet iki tarafın da içlerinde bilgi sızdıran bir köstebek olduğunu anlamasıyla çanlar Yan ve Ming için çalmaya başlar.

İkinci film 10 sene öncesine geri dönüp Yan ve Ming'in köstebekliğe nasıl başladığını anlatır. Ming sessiz, ama uyanık tabiatıyla sinsice zamanının gelmesini beklerken, Yan ise suç örgütü lideri olan abisinin yanında sadakatle ihanet arasındaki keskin çizgide en büyük karakter sınavını verir. İkinci film Yan ve Ming'den ziyade mentorları olan emniyet amiri ve mafya babasının karmaşık ilişkisine odaklı.

Infernal Affairs'i sonraki uyarlamalarından ayıran ayrıcalıklı yönü felsefi ve psikolojik katmanları bana göre. Bunlardan biri de hikâyedeki iki köstebeğin iki kimlikli çifte yaşamının ve bunun doğurduğu kimlik krizinin direkt olarak Hong Kong'un iki kimlikli yapısını sembolize etmesi. Hong Kong 150 sene boyunca İngiliz sömürgesinde kaldıktan sonra 1997'de Çin'e devredilir. İngiltere Hong Kong'u Çin'e devrederken de iki ülke arasında Hong Kong'da "tek ülke, iki sistem" adında bir uygulama kararlaştırılır. Bu tek ülke, iki sistem uygulamasına göre Hong Kong Çin Halk Cumhuriyetine bağlanacaktır, ama bağımsız bir hükümet, bağımsız yasalar ve kapitalist ekonomi sistemine sahip olmaya da devam edecektir. Hong Kong'un ulusal kimliğini yeniden belirleyen bu anlaşma 1997'de gerçekleşir, tam da hikâyenin 10 sene önceye döndüğü ikinci filmdeki olayların cereyan ettiği yılda. Nitekim Hong Kong'un Çin'e devredilmesiyle yaşadığı ani dönüşüm bayrak ve amblem değişimleri üzerinden aktarılır filmde. İki kimlikli bir ülke, iki kimlikli iki adamla simgeleşir. Bu hikâye bir köstebekçilik oyunundan çok daha fazlasını temsil eder Infernal Affairs'de; kolektif bir kimlik krizinin bireysel simgesidir Yan ve Ming.

Sonun başını anlatan ikinci filmin ardından üçüncü filmde ise sondan sonra ne olduğunun cevabı verilir. Serinin psikolojik yönü en ağır basan filmidir bu. Ming sinsi tabiatı ve üçkağıt çevirme kabiliyetiyle tüm çetrefilli durumlardan sıyrılmayı becerir, ama yolun sonunda kendi gölgesinin çelmesine takılır. Filmin adını da aldığı en önemli metaforu cehennemdir ve bu çok spesifik bir cehennemdir; avici. Budist öğretisinde sekiz büyük cehennem arasında en korkunç olan kesintisiz cehennemi tanımlar bu kavram. Köstebeklerin yaşadığı sahte ve anlamsız hayat aviciyle sembolize edilir. Yan gerçek kimliğine kavuşup o cehennemden çıkmayı arzu eder, bunun için de ödenebilecek en büyük bedeli öder. Ming ise kendiyle yüzleşmemek uğruna tamamen aviciye hapsolur.

Üç film çok ayrı tellerden çalıyor gibi dursa da aslında tamamen birbirine eklemli ve bütüncül bir ana hikâyeye hizmet ediyor. Örneğin ilk filmde Yan'ın kolu alçıdadır. Kolunun neden kırıldığını bilmeyiz, hiçbir şeye de hizmet etmez bu detay ilk filmde, sadece kolu alçıdadır, bu kadar. Ancak son filme gelindiğinde ve ilk filmdeki olayların birkaç hafta öncesindeki zaman dilimi anlatıldığında Yan'ın kolunun nasıl kırıldığını görürüz. Bu da bu hikâyenin bir üçleme olsa da en başından itibaren bir bütün olarak tasarlandığını gösteren en şık selamlardan biri bana göre. "İlki tutunca ikincisini üçüncüsünü de çektik" usulü bir üçleme değil Infernal Affairs, her biri birbiriyle bağlantılı ve özellikle son filmde tüm boşlukların doldurulduğu ve tüm hesapların kapatıldığı yekpare bir iş.

The Departed

The Departed'in orijinaline kıyasla kağıt üstünde çok fazla avantajı olmasına rağmen ( Scorsese, Nicholson, Dicaprio, evrensel dili kullanması, Amerikan film endrüstrisinin sınırsız olanakları vb. ) yine de Infernal Affairs kadar sıkı bir iş olamamasının en önemli sebebi üç filmi tek filme sığdırma çabası. Bu durum orijinalindeki derinliği yakalayabilmesini mümkünsüz kılmakla kalmamış, bir dizi mantık hatasını da beraberinde getirmiş. Infernal Affairs'de iki köstebek en dipten başlayıp kademe kademe ilerlemiş, her dönemeçte o yoldan geriye dönüşü imkansız hâle getiren ağır bedeller ödemiş, köprüleri bir bir yakmış ve deşifre olmalarına giden sürecin sonunda 10 senedir aynı çukurda debelenen, çaresiz, çözümsüz ve kimliksiz iki adam olarak karşı karşıya gelmişlerdi.

The Departed'ta böyle tüketici bir süreç yok, akademiden mezun olup hemencecik polis teşkilatında yükselen mafyanın köstebeği Matt Damon o konumda eğretidir, polisin köstebeği Dicaprio'nun mafya babasının güvenini nasıl bir çırpıda kazanabildiği ise kocaman bir soru işareti olarak kalır. Oysa Infernal Affairs'de Yan senelerdir yanında durduğu hâlde mafya lideri Sam'in güvenini kazanamamıştı, içlerinde bir köstebek olduğunu anladığı andan itibaren Sam'in ilk ve en büyük şüphelisi Yan'dı hep. Deşifre olma paranoyasıyla sürekli diken üstünde duran yeni yetme Yan'ın Sam gibi feleğin çemberinden geçe geçe yorulmuş, derisi kalınlaşmış bir çakalı manipüle edememesi de çok daha makuldü.

Ki Sam karakteri de filmin diğer iki uyarlamasına nispetle daha ağır çeken bir başka faktörü. Üstelik bu karakteri Amerikan versiyonunda Jack Nicholson, Türk uyarlamasında ise Çetin Tekindor gibi iki şahane oyuncu oynadığı hâlde. Sam, Nicholson'un Costello'sundan da Tekindor'un Celal babasından da çok daha katmanlı ve dinamik inşa edilmiş bir karakter. Hem yeraltı dünyasında ayakta kalmasına yeter seviyede kaypak ve şerefsiz bir adam, hem de yeri geldiğinde masaya kendi hayatını koyabilecek kadar gözü kara biri. İkinci film büyük oranda Sam'in yükselişine odaklanıyor ve orada Sam'in kendisinden çok daha güçlü olan düşmanının karşısına geçip "sen şimdi burada beni öldüreceksin o tamam, eyvallah, ama eğer ailemi bırakmazsan adamlarım da şimdi senin aileni öldürecek" resti çektiği öyle bir sahne var ki, nefis bir şey. Kolay kolay hiçbir mafya işinde kaypak bir antagonist tabiri caizse bu denli t*şaklı yazılmamıştır. 

The Departed en çok Dicaprio'nun performansı ile çeldi beni. Oyunculuğu çok çok iyiydi. Üstelik Dicaprio mafyaya sızan polisi yani iyi ile kötünün kadim savaşındaki iyiyi oynuyordu bu filmde. Ve bilirsiniz ki bu tür işlerde kötü karakteri oynayan oyuncunun eli hep daha güçlüdür; iyi sıkıcıdır, kötü renklidir. Ama Dicaprio "sıkıcı iyi"yi oynadığı halde filmin en göz alıcı performansını sergilemiş.

İçerde

İçerde yayınlandığında uyarlandığı iki yabancı versiyonunu da izlememiştim, hikâyenin orijinaline dair bir fikrim yoktu. Ama orijinalini bilmediğim hâlde karşı iki kutuptaki köstebeklerin aslında kardeş olmasının bu çatışmanın dokusuna uymayan bir yeşilçam draması olduğunu düşünmüştüm. Nitekim Infernal Affairs'de de, The Departed'da da böyle bir şey yok. Evet iki karakterin kadersel bir bağı var, ama çok daha komplike ve dolaylı türden. Kardeş olmaları ise tüm hikâyenin seyrini değiştiren ve durumu çok cıvıtan bir detay, çünkü bütün mevzu iki köstebeğin karşıtlığı üstüne kurulu. Birinin iyi diğerinin kötü, birinin erdemli diğerinin adi, birinin kuzu diğerinin çakal, birinin polis diğerinin suçlu olması üstüne kurulu bir kontrast bu. Bu ikiliği ortadan kaldırdığında tüm kontrast bozulur. 

Ki İçerde de bozuldu, Mert Sarp'ın kardeşi olduğu ve bu hikâye iki kardeşin duygusal kavuşmasıyla yaşanacak katarsis üzerine inşa edildiği için bir noktadan sonra "Mert aslında o kadar da kötü bir çocuk değil" yan çizmesi ile bu çatışmanın esas odağı olan iki köstebekten hangisini düşüp hangisinin ayakta kalacağı gerilimi ve diğer iki versiyondaki afallatıcı climax anı heba edildi. 

Hong Kong ve Amerikan versiyonlarında Mert'e tekabül eden karakterler baba dediği patronunu öldürür, ikisi de Frankenstein'vari bir çeşit adalet tesis eder ve iki baba da kendi yarattığı canavarın elinde can verir. Ama İçerde'de intihar etmesi imkansız bir adam Mert artık tövbe edip cici bir çocuk olduğu için kendini öldürdü. İçerde'nin finali sadece bir aile draması olarak tatmin edicidir. Esas ait olduğu suç-aksiyon türü üzerinden değerlendirildiğinde anlamsız ve mantık hataları ile dolu bir finalle nihayet buldu dizi. 

Sarp ve Mert'in kardeş olmasının hikâyeyi tıkadığı bir nokta da kadın karakterler. Infernal Affairs ve The Departed'da ana kadın karakter bir psikiyatrist. Bu da rastgele bir tercih değil, iki köstebeğin yaşadığı kimlik karmaşası ve sürdürdükleri anormal hayatın psikolojik baskısı psikiyatrist kadın karakter vesilesiyle yüzeye çıkar ve iki adam arasında temassız bir bağlantı kurar bu kadın. Zaten işin esprisi de burada, iki köstebek büyük yüzleşmeleri dışında bir araya gelmezler, ama etraflarındaki herkes; amir, mafya babası, psikiyatrist her biri ikisiyle de onlar bilmese de temas hâlindedir ve böylece iki adam arasındaki görünmeyen kadersel bağı inşa eden birer köprü işlevi görürler bilmeden. İçerde'de ise Sarp ve Mert kardeş oldukları ve hikâyenin tek motivasyonu kardeşlerin kavuşması draması olduğu için bu dokunaklı buluşmaya gölge düşürmemek ve işleri çok karıştırmamak adına ortak paydaları olan psikiyatrist kadın karakter tamamen kaldırılmış ve yerine iki filmde de olmayan avukat ve gazeteci kız karakterleri türetilmiş. Dizinin en zayıf yönü de kadın karakterleri zaten, aksayan ayağın orijinal iki versiyonunda da olmayan, sonradan uydurulmuş karakterler olması da tesadüf olmasa gerek. 

Final yönünden de üçü arasında en iyi final aksı Infernal Affairs'e ait. Infernal Affairs yozlaşmış bir dünyayı anlatır. İyi adamların kazanamayacağı türden bir dünyayı. İyi olan ve iyi kalmak için hayatı boyunca direnen, kötülerin arasında iyi kalmaya inat eden Yan için kaçınılmaz son ölümdür bu hikâyede. Kendi kimliğini terk edip başka bir kimlikle başka bir hayatı yaşamak ise ölümden de beter olan kesintisiz cehennemdir ve Ming bu cehenneme mahkum olur. 

İlk ve son kez birbirlerinin gerçek kimliğini bilerek karşı karşıya geldikleri sahne muhteşemdir. Çünkü orada Yan ilk defa polistir, Ming ise lik defa suçludur. Duygusal bir kavuşmadan çok daha çarpıcıydı bu yüzleşme bana göre; hayatları boyunca bir yalanı yaşayan iki adam ilk kez birbirlerinin karşısında gerçek kimlikleriyle durur. Ming buluşmak için neden çatı katını seçtiğini sorduğunda Yan'ın cevabı kısa ve nettir "çünkü ben ışıktan korkmam!" Karşı karşıya geldiklerinde Yan Ming'le aynı kaderi paylaştığı hâlde onunla ortak bir duyguda buluşmayı şiddetle reddeder. Çünkü hiçbir zaman bunu ilân edememiş olsa da Yan bir polistir, artık polis olduğunu bilen herkes ölmüş olsa da, bunu ispat edemiyor olsa da, hayatı çetelerin içinde geçmiş olsa da, hiçbir zaman polis üniformasını giyememiş olsa da kendini hep ve sadece polis olarak tanımlamış ve bu çizginin dışına ne pahasına olursa olsun çıkmamış bir adamdır, Ming ise tüm dünya onu polis zannetse de bir suçludur, Yan için onları ayıran çizgi çok nettir. Bu film her şeyden öte işte böyle bir adamın trajedisini anlatır. Ortak bir duyguyu paylaşmayı, anlamayı ve onun tarafından anlaşılmayı reddettiği adamla kardeş çıkıp kucaklaşması Yan'ın şahsî hikâyesine ve trajedisine büyük darbe olurdu herhalde.

İçerde'de Coşkun'un meşhur tak tak hareketi, Infernal Affairs'te Yan'ın amirine istihbarat ulaştırmak için kullandığı mors alfabesinin tıkırtılarını çağrıştırdı bana görür görmez. Yan çete üyelerinin yanındayken telefonla konuşması şüphe çekeceği için sevkıyat güzergâhlarını amirine cebindeki açık bıraktığı telefonuna çaktırmadan parmağıyla vurarak mors alfabesiyle ulaştırır. Bir süre sonra Ming karşıdaki köstebeğin mors alfabesini kullandığını anlar ve kendisi de bu alfabeyi öğrenir. Ve işte bu hikâye istese de ölemeyen Ming'in parmağıyla vurarak mors alfabesiyle cehennem yazmasıyla son bulur.

İçerde ise mevcut hâliyle de yerli dizi standartlarına göre iyi bir iş olsa da orijinalindeki şablona sadık kalsaydı çok daha nitelikli bir suç draması olabilirdi.












Yorum Gönder

0 Yorumlar