Kim Jee-Won Filmografisi - Kore Sinemasının En Çok Yönlü Yönetmeni

Kim Jee-Won Kore sinemasının, hatta muhtemelen dünya sinemasının en çok yönlü yönetmenlerinden biri. Hem çok üretmiş, hem de peş peşe birçok farklı türde filmler yapmış, bu yönüyle de ilginç ve özel bir yönetmen. Kara komedi, psikolojik gerilim, mafya, western, seri katil, casusluk ve hatta distopik bir bilim kurgu filmi dahi çeken Kim Jee-Won hepsine de kendine özgü cüretkar ve dinamik tekniğiyle imzasını atmış ve denediği türlerin çoğunda da o türün en iyisi (ya da en iyilerinden biri) olan filmleriyle başarılı bir yönetmen. 

İlk filmi The Quiet Family'de ilerleyen yıllarda Kore sinemasının dünyaca ünlü iki büyük starı olacak olan Choi Min-Sik (Oldboy) ve Song Kang-Ho'yu (Parasite) bir araya getirerek iyi hikaye seçmekte olduğu kadar, iyi oyuncu koklamaktaki maharetini de sinyallemiş erkenden. Nitekim kariyerinin zirvesinde çekeceği ve kült mertebesine erişecek en önemli filmlerinde de bu iki oyuncuyla ve gözdesi Lee Byung-Hun'la çalışmaya devam etmiş.

The Quiet Family

İlk filmi 1998'de çektiği kara komedi türündeki The Quiet Family. İlk işi olmasına rağmen sıkı ve keyifli bir film. Dağ başındaki ıssız bir oteli satın alıp işletmeye karar veren anne, baba, iki kız, bir oğul ve bir amcadan müteşekkil Kang ailesinin uzun ve bezgin bir bekleyişin ardından nihayet bir müşterinin otellerinin eşiğinden adım atmasıyla alt üst olan hayatlarını konu alıyor. İlk defa bir müşterileri olduğu için sevinçten havalara uçan ailenin mutluluğu adamı ertesi sabah odasında intihar etmiş vaziyette bulmaları ile kursaklarında kalır. Otelin adı çıkmaması ve zaten kesat olan işlerinin hepten kesilmemesi için polis çağırmak yerine adamı ormana gömmeye karar veren talihsiz olduğu kadar ferasetsiz de olan aile fertleri ikinci müşterileri olan bir çift de odalarında ilaç içip intihar edince kendilerini durmadan ormana ceset gömmek zorunda kaldıkları uğursuz bir döngünün içinde buluverirler. Üstelik bunlar başlarına gelen en kötü şey de olmayacaktır!

2002 yılında Takashi Miike tarafından The Happiness of the Katakuris adıyla filmin bir Japon uyarlaması da çekildi.

A Tale of Two Sisters

Yönetmenin hem ülkesinde gişe rekoru kıran, hem de global film endüstrisinde isim yapmasını sağlayan ilk büyük filmi ise A Tale of Two Sisters. Kim Jee-Won'un şahsına münhasır tarzıyla bezediği korku motifleri, girift senaryosu ve gerilimi trajediyle harmanladığı özgün dna'sıyla korku ve psikolojik gerilim türlerine zamansız bir klasik kazandıran çok özel bir film.

Film genç bir kız olan Eun-Jo'nun akıl hastanesinden taburcu olup kız kardeşiyle beraber babası ve üvey annesinin kırsaldaki köşküne dönüşü ile açılır. Eve geldiği ilk andan itibaren bavulundan çıkardığı eşyalarının aynılarının odada da olması gibi anlam veremediği gariplikler yaşamaya başlar, bir yandan yıldızının hiç barışmadığı üvey annesi ile didişirken, bir yandan da çok kırılgan bir çocuk olan kız kardeşini teskin etmeye çalışır. Evdeki tansiyon artarken mobilyaların altında beliren gölgeler, karabasanlar ve zamandaki kaymalarla paranormal bir baskıyla da mücadele eden Eun-Jo gerçeklik algısını giderek kaybetmeye başlar. 

Filmin gücünü aldığı iki yönü var. Biri karmaşık olay örgüsü ve iki büyük ters köşeyle izleyiciye nefis bir plot twist yaşatan ve filmi en az iki kez izlemeyi, her şeyi anladıktan sonra başa dönüp bir kere daha olayların üstünden geçmeyi zorunlu ve eğlenceli kılan komplike senaryosu. Diğeri ise korku, psikolojik gerilim türündeki bir hikayeyi can yakıcı bir trajediye bağlayarak muadili Hollywood örneklerinden ayıran, dünyanın doğusuna düşen insanlara özgü o acı aroması. Nefis bir film kısacası.

A Bittersweet Life

A Tale of Two Sisters'dan iki sene sonra eser verdiği türde radikal bir değişikliğe gidip bu kez aksiyon-mafya türündeki A Bittersweet Life'yi yapan Kim Jee-Won'un çalıştığı tür değişse de değişmeyen şey yine görkemli ve zamansız bir klasiğe imza atması olur. En gözde oyuncusu olacak olan Lee Byung-Hun ile kez bu filmde çalışan yönetmen toplamda dört filmde Lee Byung-Hun ile çalışır ve Kore sinemasının en ikonik oyuncu-yönetmen ikililerinden biri olurlar.

Mafya dünyasında en dipten başlayıp sonunda kendi tabiriyle yıllarca köpekliğini yaptığı patronunun lüks bir otelinde idareciliğe kadar yükselen Sun-Woo perde arkasında hala mekanlarına çökmek isteyen rakip çetelerle şiddet ve dehşet içeren münakaşalara girmeye devam etse de paçasını kurtaramadığı o hayattan ışıltılı bir otelin janti müdürü olarak huzurla çikolatalı tatlısını kaşıklayabildiği saatler çalabilecek kadar yakasını kurtarmış, acı tatlı bir hayat sürdürmekte olan bir gangster'dir. Ta ki patronu yurt dışına yapacağı seyahatten önce ona yeni bir görev verene kadar. 

Genç ve güzel bir çellist olan sevgilisinin onu aldattığından şüphelenen ihtiyar patronu onun yokluğunda sevgilisini izlemesini ve aldattığını görürse öldürmesini emreder. Sun-Woo kızla tanışır, çello çalışını izler, onunla yemek yer, ona aşık olur ve kızın gerçekten de patronunu bir çocukla aldattığını öğrenir. Bir daha birbirlerini asla görmemeleri şartıyla ikisini de öldürmekten vazgeçer. Ama ne yazık ki gösterdiği bu zararsız merhametin patronuyla arasında geri dönüşü olmayan muazzam bir düşmanlığın fitilini ateşleyeceğinden haberi yoktur.

Bir yönüyle Oldboy'vari, enteresan bir intikam hikayesi A Bittersweet Life. Tıpkı Oldboy da olduğu gibi küçük bir hatanın kendini kat kat aşan bir bedel tragedyasına dönüşümünü hikaye ediyor. Sun-Woo patronunun sevgilisiyle ilişki yaşamıyor, onunla arasında en ufak bir tensel çekim anı dahi oluşmuyor, bunu aklından bile geçirmiyor, tek yaptığı bir daha asla görüşmemeleri kaydıyla kızı ve aşığını öldürmekten vazgeçmek. Ama bu küçücük insani zaaf Sun-Woo'yu kendi de farkında olmadan dönüşü olmayan kanlı, çok kanlı bir intikam hikayesinin ana kahramanı yapıveriyor. A Bittersweet Life de tıpkı önceki filmi gibi yönetmenin türe kendine has ince bir estetik katmasıyla klasik mertebesine taşınan özel bir film.

Bir de bir sahne var. Sun-Woo silah almak için bu işlerle uğraşan bir adama gider, Kore'de silah bulmak çok çok zor, paran olması da yetmiyor bağlantıların olması lazım, Sun-Woo'da silah alabilmek için farklı bir kimlikle tanıtıyor kendini, adam bir yandan onun referansını doğrulamak için bir telefon edip bir yandan da Sun-Woo'ya silahı nasıl çıkarıp takacağını göstermeye koyuluyor. Tam ikisi de bir masanın iki ucunda karşılıklı silahların parçalarını çıkarmışken telefon gelir, Sun-Woo'nun yalan söylediği açığa çıkar. İki adam birbirine bakar, bakar, bakar ve hışımla silahları takmaya başlarlar, önce takan karşıdakini vurabilecektir. Yönetmenin hemen her filminde az ya da çok esintilerini görmenin mümkün olduğu incelikli kara mizah anlayışının zirve yaptığı sahnelerden biriydi bu. Ve o kadar Tarantino işi bir sekanstı ki Tarantino bile izlese "bunu ben çekmeliydim" derdi muhtemelen.

The Good, The Bad, The Weird

Yönetmenin sonraki projesi yine bambaşka bir mecraya kayıp çok farklı bir türü denediği ve yine büyük gişe yapan, yer aldığı türün içinde klasikleşen The Good, The Bad, The Weird. Sinema sanatında var olagelen tüm türleri denemeye azmetmiş eklektik yönetmenimiz "neden western yapmıyorum!" demiş ve bu kez de kolları bunun için sıvamış. 

Sergio Leone'nin The Good, The Bad, The Ugly filmine selam çaktığı yeni filmi bir taklit olmanın çok ötesine geçer. Çok büyük bir klasikten öykünerek ve kendi kültürüne tamamen yabancı bir mecradan seçtiği bu yeni meydan okumasında da Kim Jee-Won alnının akıyla çıkmayı başarır. Dokusu itibariyle tam bir western filmi olan The Good, The Bad, The Weird aynı zamanda şaşırtıcı derecede Koreli, özgün ve sağlam bir iştir.

1930'larda Japon sömürgesi altındaki Mançurya'da geçen film, tesadüf eseri bir define haritasını ele geçiren bir hırsızın (The Weird) peşine amansız bir haydutu (The Bad), yetenekli bir kelle avcısını (The Good), Japon ordusunu ve Mançuryalı çeteleri takması ile başlayan ve 2.5 saat süren nefes kesici, eğlenceli ve plot twistli kovalamacayı konu alıyor.

Sergio Leone'nin orijinal filminden farklı olarak odağa The Good yerine The Weird karakterini yerleştiren Kim Jee-Won, bu karakterde Song Kang-Ho'nun sergilediği muhteşem perfomansın da etkisiyle günün sonunda ülke sinemasına tamamen yerli ve milli bir western klasiği kazandırdı.

I Saw the Devil

Çok yönlü olduğu kadar üretken de olan Kim Jee-Won arayı çok açmadan, iki sene sonra 2010 yılında kariyerinin en riskli ve en sert filmini çeker. I Saw the Devil! Canavar ve canavarla mücadele ederken canavara dönüşen insanın kadim öyküsüne kendi yorumunu getirdiği I Saw the Devil vahşetin sınırlarını arsızca zorladığı ve kelimenin tam anlamıyla mide bulandırıcı bir noktaya geldiği anda bile (yönetmenin hikaye anlatma sanatındaki maharetinden olsa gerek) izleyiciyi ekranın başında mıh gibi çakılı tutmaya devam edebilecek kadar hipnotik bir film.

"İntikam filmleri genellikle aynı dramatik yapıyı izler: suçluya işkence edersiniz ve sonunda kahraman intikamını alır, seyirci de bunda bir tür adalet bulur. Ama ben bu tür bir sonun yalan olduğunu düşündüm, çünkü kendime sürekli sorduğum soru; kendini mahvetmeden nihai intikamı almanın gerçekten mümkün olup olmadığıydı. Bu filmde anlatmaya çalıştığım şey de bu" diyen Kim Jee-Won sinema tarihinin en hissiz, en korkunç seri katil figürlerinden birini tasarladığı I Saw the Devil'de esasında bu ahlaki dilemmayı; ana kahramanın intikam alabilmek için kendini ne kadar mahvedebileceğini ve bu uğraşın nihayetinde bir katarsis yaşatıp yaşatmayacağını sorguluyor ve sorgulatıyor.

Karlı bir gecede tenha bir yolda usul usul ilerleyen bir okul minibüsüyle açılır film. Minibüsün sürücüsü yol kenarında bekleyen arızalanmış bir araç görünce durur, arabanın içinde bir kadın vardır, çekiciyi beklerken bir yandan da telefonda nişanlısıyla konuşuyordur. Minibüsün sürücüsü inip yardım teklif eder, kadın çekiciyi bekleyeceğini söyleyip reddeder, adam uzaklaşır, kadın telefondaki nişanlısıyla vedalaşıp telefonu kapatır. Ama bir süre geçtiği halde aracına dönen adamın hala gitmediğini görür. Neden hala hareket etmediğini düşünürken aniden adam önünde belirir, elindeki baltayı hışımla önce aracın camlarına sonra da kadının kafasına indirir. Film klişe bir seri katil sekansı ile açılır, ama bu Hollywood işi bir korku filmi değildir. Bu film "asyalıdır", farklıdır ve farkını çok geçmeden göstermeye başlar. 

Her şeyden önce bu filmde eli güçlü olan kişi seri katil değildir. Bir okul servisi şoförü olan seri katil Kyung-Chul'un öldürdüğü kadının nişanlısı istihbarat ajanıdır ve sevdiği kadının vahşice öldürülmesinin tarifsiz acısını mesulünden bizzat çıkaracaktır. Polisin 4 şüphelisi olduğunu öğrenir, bu şüphelileri polisten önce elden geçirip kısa ve acılı sorgulamalarla tek tek elemeye başlar ve sıra üçüncü şüpheliye geldiğinde nihayet şeytanı görür, yine bir kızı kaçırmış öldürmek üzere olan Kyung-Chul'la göz göze gelirler. Ve tüm bunlar filmin ilk 20 dakikasında olup biter, intikamcı ana kahramanımız hasmını daha filmin ilk 20 dakikasında avucunun içine alır, klişe bir seri katil filminde katilin kimliği tespit edilip yakalandığında mevzu biter, I Saw the Devil'de ise esas hikaye tam da buradan sonra başlar.

Çok sert ve fakat çok da özgün bir intikam anatomisi olan I Saw the Devil kesinlikle herkese hitap eden bir film değil. Ama Kim Jee-Won'un alametifarikası olan her türden hikayeye ustalıkla yedirdiği dramatik katman bu son derece sert gerilim filmini de bir şekilde hazmı mümkün ve seyirlik kılabilmiş. En azından benim için :)

The Age of Shadows

Bir çiçekten diğerine konan hercai bir kelebek edasıyla türler arası geçiş yapan Kim Jee-Won'un bir sonraki rotası 1920'lerde, Japon sömürgesi altındaki Kore'de geçen bir tarihi casusluk filmi. Birbirinden farklı birçok türde filmler yapan yönetmen The Age of Shadows'da ise tek bir film içinde de birçok farklı türe ait elementleri bir araya getirip ustalıkla harmanlamış. Tıpkı The Good The Bad The Weird'da olduğu gibi Song Kang-Ho filmin anti kahraman ana karakterini oynuyor ve söylemeye artık lüzum var mı bilmem, ama yine muazzam bir performans sergiliyor ve ona yönetmenin bu filmde ilk defa çalıştığı Gong-Yoo eşlik ediyor. 

Japon'ların Kore'yi ilhak edip sömürgeleştirdiği "zor yıllar"da açılan film Japon hükümeti için çalışan Kore'li bir emniyet müdürü olan Lee Jung-Chool'un (Song Kang-Ho) Kore direniş örgütünün ikinci adamı Kim Woo-Jin'i (Gong Yoo) kullanarak örgütü yok etmekle görevlendirilmesini konu ediyor. Daha filmin başında bu örgüte mensup çocukluk arkadaşının Japon polisine teslim olmamak için gözleri önünde kendini öldürmesiyle sarsılan Lee Jung-Chool, Kim Woo-Jin'le karşı karşıya geldiğinde aynı kökten gelen, ama yazılmakta olan tarihin iki ayrı kutbunda duran bu iki adam bir casusluk oyununa girişiyor. Pragmatik bir adam olan ve kahramanlık şovlarına kalkışmaktan çok uzak bir profil çizen Lee Jung-Chool'un yangın yeri bir dönemde güvenlikli ve saygın konumunu mu, yoksa kazanma ihtimalleri olmayan bir savaşta hayatlarını ortaya koyan divane bir grup insanla aynı davayı mı tercih edeceği son ana kadar gizemini koruyor ve sarsıcı bir cevapla film nihayete kavuşuyor.

Kim Jee-Won'un en rafine filmi olan The Age of Shadows yönetmenin filmografisinde diğerlerinden ayrı daha latif bir köşede dursa da; direniş örgütü mensupları, Seol'a götürmeye çalıştıkları kilolarca dinamit, peşlerine düşen Japon askerleri ve iki grup içindeki kimliği belirsiz casusların Şangay'dan Seol'a gitmekte olan trende bir araya gelmesiyle başlayan nefes kesici aksiyon sahnesiyle Kim Jee-Won yine en iyi bildiği yerden filme özgün imzasını atıyor.

Inrang : The Wolf Brigade

Sonraki filmi için Hiroyuki Okiura ve Mamoru Oshii'nin 98 yapımı anime filmi Jin-Roh'un sinema adaptasyonunu çekmek üzere kolları sıvayan Kim Jee-Won beyaz perdedeki en büyük hüsranını da bu filmde yaşıyor. Aslında çok iyi bir anime filmi olan ve Kim Jee-Won'un kendine has dokunuşlarıyla daha da kültleşebilecek Inrang'ın hem gişede çakılması hem de 5.9'la yönetmenin en düşük imdb puanlı filmi (en yüksek puanlı filmi ise 7.8'le i saw the devil) olarak hezimete uğramasının iki temel sebebi var; warner bross ve netflix. Animenin kasvetli ve bedbin atmosferi filmin yapım aşamasına dahil olan warner bross ve netflix filtrelerinden geçince çok yazık ki hem hikaye büyüsünü, hem de anlatmak istenilen şey anlamını çokça yitirmiş.

Çok iyi bir yönetmenin en zayıf filmi olsa da, hâlâ çok iyi bir yönetmenin filmi olmaya devam eden Inrang kötü ve vakit kaybı bir film değil. Özellikle iki uzun aksiyon sekansında Kim Jee-Won yine imzasını çakmış ve seyir zevki müthiş bir iş çıkarmış. Filmi tek başına değerlendirdiğimde beğensem de ondan sonra orijinali olan animeyi izlediğimde yönetmenin tarzını çok sevmeme rağmen hayal kırıklığı benim için de kaçınılmaz oldu. Animeyi mükemmelleştiren dokunuşu yapan finalinin filmde değiştirilmesi hem Inrang'ı vasatlaştıran, hem de anime severlerinin bu filmden tatmin olmasını imkansızlaştıran en büyük hata olmuş.

Halbuki çok sıkı bir hikayesi var. Alternatif bir gelecekte 2029'da geçiyor film. Asya'da güç dengelerinin değişmesi ve ülkeler arasında gerilimin yükselmesiyle Kuzey ve Güney Kore yeniden birleşme kararı alır. Bu yüzden de komşu ülkeler ve Amerika, Kore'ye ambargo uygulamaya başlar, halk çok zorlanmaya başladığı için de iki Kore'nin yeniden ayrılmasını isteyen sekt (tarikat) adında silahlı bir örgüt ortaya çıkar ve terör eylemleri düzenlemeye başlarlar. Bu örgütle mücadele edilmesi için de polis teşkilatı içinde kurt tugayı adında özel bir ekip kurulur. Tepeden tırnağa zırh kuşanan bu ekip her an bir köşeden ninja kaplumbağalar çıkıverecekmiş hissi veren kanalizasyonlarda sekti kovalarken örgütün bombalı eylemlerde sivilleri de kullanması yüzünden sivil ölümlerine sebep olurlar. Bu yüzden de bu özel birimin dağıtılması için halktan ve hükümet içinden baskılar gelmeye başlar. Şehrin altında anarşi, üstünde de politik entrikalar kurt tugayını köşeye sıkıştırmışken, hikayenin merkezinde ise sivil ölümlerine sebep olduğu için depresyonla ve varoluşsal tiksinmelerle cebelleşen kurt tugayı askeri Joong-Kyung yer alır.

Film boyunca bize kurt kılığına girmiş hüzünlü bir insan pozu kesip artistlik yapan Joong-Kyung'un aslında kurt kılığına girmiş bir insan değil, insan kılığına girmiş bir kurt olduğunun açık edilmesiyle hikaye cilalanır, felsefi yönü derinlik kazanır ve iyi bir film olma noktasından kült bir film olma iddiasına sıçrar. Anime ile film arasındaki en önemli fark da burada zaten; maalesef finalin değiştirilmesiyle dişine kan değmiş bir kurdu anlatmakta zayıf ve yetersiz kalan bir uyarlamaya dönüşmüş proje. Belki bu animeyi bir de Alper Çağlar'dan izlemek icap eder, o kurtları daha iyi bilir :)

Hollywood tarafından domine edilen küresel film endüstrisinin 21. yüzyıldaki en iddialı ve en özgün alternatifi olan Güney Kore sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan Kim Jee-Won'un filmleri böyle kısaca. Son filmi Cobweb'i henüz izleme şansına erişemediğim için yazamadım. Bu filmleri izlerken tek bir tanesinde bile sıkılmadım, çok farklı türler denemesine rağmen her filmine kendi özgün perspektifini yedirebilmesini, ele aldığı tüm hikayeleri (depresif ve sert olanları bile) çok dinamik ve cazibeli hale getirebilmesini ve bunu yaparken batı işi yüzeyselliği kırıp filmlerine doğunun kadim ve dramatik ruhunu üfleyebilmesini seviyor ve takdir ediyorum. Umarım en iyi filmi henüz çekmediği filmidir.




 




















Yorum Gönder

0 Yorumlar