Beyond Goodbye - Kalp Asla Unutmaz

Bir kahve evi, bir tren istasyonu, bir kütüphane, elma bahçeleri, kışın en güzel hâli, yazın en güzel hâli, dağlar ve denizlerden müteşekkil bir hikâye Beyond Goodbye. Her bir malzemesi ayrı ayrı çok müstesna, sinematografisiyle, mekanları ve müzikleriyle büyüleyici bir dizi, ama her biri ayrı ayrı çok cezbedici bu elementlerin bileşiminden ortaya çıkan iş de, ayrı ayrı parçaları kadar gönül okşayıcı mı işte o biraz tartışılır. 

8 bölümlük, Kasım 2024 çıkışlı bir Netflix dizisi kendisi, başrollerde son yıllarda en aktif çalışan, benim de en çok gözüme çarpan Japon oyunculardan Kentaro Sakaguchi, "green flag ikinci erkek" karakter tipinin atası, ağababası ve medarı iftiharı efsane dizi Hanazakari no Kimitachi e'nin Nakatsu'su Toma Ikuta ve baya dolgun bir oyunculuk geçmişi olsa da benim ilk kez izlediğim ve çok beğendiğim Kasumi Arimura oynuyor. 

Bir otobüs karla kaplı bir dağ yolunda ilerlerken açılır dizi. Otobüste sadece iki yolcu vardır; Saeko ve Yusuke. Saeko henüz bilmese de Yusuke'nin evlenme teklif edeceği yere gitmektedirler. Arkadaşları vaktinden evvel davranıp karlı kış manzarasını havai fişeklerle bir sürü renge boyayınca Yusuke de daha fazla sabredemez ve evlenme teklifini oracıkta yapıverir, Saeko kabul eder. Kusursuz bir andır, ama aniden bir çığ girer resme ve zaman orada donar. Saeko ve Yusuke'nin yollarını birbirine mühürleme kararı verdiği anda düşen çığ o yolu da, otobüsü de süpürüp götürür. 

O gün karlı kış manzarasını renklere boyayan havai fişekleri izleyen biri daha vardır. Hastanedeki odasında kalan tek nefeslik canıyla nakil bekleyen kalp hastası Naruse. Kazada Yusuke ölür, atmaya devam eden kalbi ise Naruse'ye nakledilir. Ve böylece Saeko, Yusuke ve Naruse'nin kördüğüm hikâyesi de başlar.

Saeko ve Naruse'yi birbirine bağlayan tek şey Yusuke'nin kalbi de değil. Farkında olmasalar da her sabah işe giderken ve her akşam eve dönerken aynı trene binerler aslında. Naruse, Yusuke'nin kalbinden sonra değişen huyu suyu ve kendine ait olmayan anılarla boğuşurken, sonunda bir gün bir vesileyle birbirlerinin farkına varırlar. Naruse bu kadını tanımasa da göğsünde atan kalp onu, Saeko da onlarca kez üstünde yatıp ritmini dinlediği bu kalbi çok iyi tanıyordur. Şahıslar yeni, hikâye ise eskidir. Peki "eski bir hikâyenin enkazı üstüne yenisi inşa edilebilir mi?" Beyond Goodbye işte bu sorunun peşine düşen bir dizi.

Enteresan bir fikir mi evet, romantik bir fikir mi evet, dramatik fikir mi evet, peki olmuş mu bu dizi hayır. Şimdi biraz işin cıngıldaklı kısmına geçebilirim.

Kalp nakli muhtelif yapımlarda gizemli ve romantik bir metafor olarak kullanılageliyor evvelden beri. Kalp derin gizemler ve güçlü duygular atfettiğimiz bir organ, o organın sahibinden başka bir bedende atmaya başlaması, başka bir kimliğin ruhuna açılan kapı hâline gelmesi sanırım senaristlerin merak duygusunu gıdıklayan bir konu. Falling for Innocence (kdrama) ya da Kalpsiz Adam (yerli dizide) gibi farklı işlerde de çok benzer bir formülasyonla işlenmişti bu konu. Kalp hastası bir adama (ki bu stereotip duygusuz, sıkıcı, belki bir de kibirli olur) trajik bir şekilde ölen kendi yaşlarında bir başka adamın kalbi nakledilir ve bu operasyondan sonra adamımızın huyu suyu değişmeye başlar, bununla da kalmaz bir de gider o kalbin sahibinin aşık olduğu kadına aşık olur. Bu bence oldukça ilginç ve eşeledikçe altından farklı farklı şeyler çıkarılabilecek hem romantik, hem de dramatik yönü kuvvetli bir damar. 

Ama Beyond Goodbye'da bu çatışma eşelenmek yerine bir çıkmaz sokağa ittirilip durdu anlamlandıramadığım bir şekilde. Sonra da hikâye zaten en başından itibaren yazar eliyle ittirildiği o çıkmaz sokakta hareketsiz kaldığı için "harç bitti, yapı paydos" diyip finale aktı dizi. 

Naruse evli bir adam. Bu bir. Daha burada koptu bile mevzu aslında, ama tek sıkıntı bu da değil. Naruse ve eşi Miki'nin evliliğinin bu hikâyenin neresinde durduğu belli değil, bizim tasavvurumuza bırakılmış herhalde. Bu bir aşk evliliği değil, mantık evliliği de değil. O yüzden her şeyin göbeğinde, ama çok da belirsiz bir noktasında asılı duruyor ilişkileri. Bu bir "bizden olur aslında biliyor musun, neden evlenmiyoruz" evliliği ve bu "oluruz" un ne kadarı duygu, ne kadarı mantık belli değil. Netlemiyor dizi bu soyut karmaşayı ısrarla ve inatla. Naruse belki kendi bedeninde atmaya başlayan ve tüm kimyasını değiştiren Yusuke'nin kalbinden, belki de tamamen kendi şahsi hislerinden dolayı (o da belli değil) Saeko'yla yakınlaşmaya başladığında, bunu Miki'ye söyleme ihtiyacı hissetmiyor; bir şey saklamaya da, söylemeye de çalışmıyor hiç. Aldattığı düşüncesi ve psikolojisine girmiyor, ama yaptığı şey giderek oraya varıyor, vardığıyla da kalıyor, sadakatsiz Volkan gibi "ikisini aynı anda seviyorum" itirafı geliyor bir an, ama yine de gerçek bir yüzleşme ve tercih yapma noktasına ilerlemiyor karakter. Atamıyor üstünden hımbıllığı, e bu çatışma bu kadar soft ve belirsiz işlenecekse, bu kadar üstüne gidilmeden bırakılacaksa Naruse'nin evli olmasının bu hikâyeye ne faydası vardı diye sorguluyorum ben de. Kültür farkı mı belki de? Belki de. Biz de olsa kıyametler kopacak, kanlı gözyaşları akıtılacak perperişan hâller bunlar, ama Japonlar "gomen nasai" diyip çok da yıpranmadan aşabiliyorlar demek ki. 

Miki cephesinde de işler karışık. Kocasını seven, kalp rahatsızlığı ve meşakkatli ameliyat ve adaptasyon süreci boyunca hep yanında duran sevgi dolu, destekçi bir eş Miki, ama Naruse nakilden sonra her zamanki içe dönük, durgun karakterinden sıyrılıp neşeli, enerjik, hayat dolu bir adama dönüştüğünde ve bu ailesi tarafından sevinçle karşılandığında morali bozulup bu durumdan rahatsız olacak kadar da tuhaf bir kadın. Naruse'nin hasta ve ona muhtaç hâli mi cezbediyordu Miki'yi, aslında kocasıyla kurduğu bu kadar hastalıklı bir bağ mıydı onu da bilmiyoruz. Tüm bunlar şöyle bir üstünden değiniliverip geçilen şeyler hep. Önemsiz değiller, bu ikili ilişkiler üzerine kurulu bir dizi madem, bu parçaları birleştirip söz konusu ilişkileri anlamamızda kilit detaylar, ama dizi karakterlerin ve ilişkilerin bu kılçıklı yanlarını hep üstünkörü ve hiçbir sonuca bağlamadan hafiften imâ etmekle yetiniyor.

Saeko da bir muamma. Naruse'ye gerçekten bir şeyler hissetti mi, yoksa hep ve sadece Naruse'nin göğüs kafesinde atan o eski kalp nârına mı çekildi durdu bu evli barklı adama, Saeko kendisi de bu iç kargaşada bocalıyor, kendi kendini sorguluyor, açıkça Naruse'ye de "sana mı yoksa Yusuke'nin kalbine mi çekiliyorum bilmiyorum" itirafını da yapıyor, bir cevap arıyor. Peki buluyor mu o cevabı, bulması gerek çünkü, öyle ya, bir an bir vakit gelmeli ve Seako bir aydınlanma yaşamalı, bir karara varmalı bu konuda. Beklenen budur, ama böyle bir şey de olmuyor, bazen tek aşkı Yusuke'ymiş gibi, bazen de Yusuke'nin kalbi Naruse'yle buluşmak,  onunla olmak için bir bahaneymiş gibi davranıyor. Bittiğinde dahi dizinin buna bir cevabı yok, kendi kendimize niyet okuyuculuğu yapıcaz izlediğimiz karakterlere herhalde. Senaristin tüm dizi boyunca hemen her konuda izleyiciden beklediği bu.

Tüm bu hiçbir yere bağlanmayan hikâye kocaman bir kamu spotu muydu acaba diye düşünmedim de değil. Birbirlerini tanımazken henüz, Saeko Yusuke'nin kalbinin kime nakledildiğini, Naruse de ona nakledilen kalbin kime ait olduğunu ve yakınlarının kimler olduğunu öğrenmelerinin yasak olduğundan bahsediyorlar birkaç yerde. Aralarında bu vesileyle geçen bir teşekkür mektuplaşmasına da hastane yetkilileri aracılık ediyor ve birbirlerinin kimlik ve adresini öğrenmelerine izin verilmiyor. Her gün aynı trene binmeleri vesilesiyle tanışıp daha sonra da birbirlerinin kim olduğunu keşfettiklerinde bu yasağı fark etmeden delmiş oluyorlar. Yusuke'nin kalbi üzerinden gelişen bir bağ ve ilişki kurduklarında vuku bulan ve hiçbir yere bağlanmayan bu tuhaf dizi bu yasağın gerçekten delinmemesi gereken, son derece elzem, son derece haklı gerekçeleri olan bir yasak olduğunu gözleri önüne serdi düşününce, başka da ne işe yaradı böyle bir hikâye ve böyle bir son bilemiyorum.

Güzel şeyler yok değil mi diziye dair, var. Bir kere en başta da dediğim gibi dizinin sinematografisi çok, ama çok güzeldi. Kartpostal gibiydi her bir karesi. Dizinin geçtiği Hokkaido ne güzel, ne yaşanılası bir memleketmiş. Allah'ın sanatı, Japon düzen ve minimalizmi ile birleşince ne ruha şifa bir yer olmuş. Öyle bir yerde yaşamak isterdim (hoş ayı falan çıkıyormuş galiba her yerden, dizide de çıktı.. her güzelin de bir kusuru var)

Sevdiğim şeylerden biri de pek az izlemiş olsak da Saeko ve Yusuke ilişkisiydi. Hint yönetmen İmtiaz Ali'nin aşk filmlerine benzeyen bir öyküleri vardı, özellikle de Tamasha tadı, kokusu aldım bu ikilide. Tamasha'da da tıpkı Saeko ve Yusuke'nin tanışma hikâyesi gibi egzantrik bir yabancı ülkede iki turist olarak tanışır esas kız ve esas oğlan. Oradaki sıradışı ambianstır aralarındaki kıvılcımı ateşleyen, o ilişki orada özel ve güzeldir, orada kalmalıdır, bu büyünün bozulmaması için de birbirlerine hiçbir kişisel bilgilerini vermezler, ortak memleketlerine dönünce de görüşmeme kararı alırlar. Esas oğlan eski bir zamandan, uzak bir diyardan gelmiş gibi değişik bir adamdır, bu yönüyle büyüler zaten kızı da. "Dünya yuvarlaktır" der Yusuke, "o yüzden ne kadar uzağa gidersen git yolun sonunda yine bana döneceksin", bir masal kahramanı gibidir, kaderin gücüne inanır, bu yüzyılın insanlarının konuştuğu dilden başka bir dil konuşur. Tamasha'nın esas oğlanı Ved de öyle. Aslolan gerçekler değil, aslolan masallardır, dünyayla kalbi arasında bir bağlantı noktasıdır Tara onun için, Ved de Yusuke gibi bu çağın değil başka bir zamandan kalma başka duyguların insanıdır. Saeko da, Tara da memleketlerine ve normal rutinlerine döndüklerinde unutamazlar bu mistik adamları, gerçek isimlerini, iletişim kurabilecekleri en ufak bir bilgiyi almadıkları için pişman olurlar. Ama dert değildir, çünkü dünya yuvarlak :)

Saeko ve Naruse ilişkisi ise kocaman bir iç şişkinliği idi benim için. İçim şişti de şişti, çok incelikli sahneleri, diyalogları da vardı, yakışıyorlardı da, ama üstte de uzun uzun anlattığım gibi anlamsız bir çıkmaz sokaktı hikâyeleri. Bu kadar köşeye sıkışmaları da, beraber geçirdikleri kısacık zamanı yorucu yıpratıcı bir döngüde harcamaları da, birbirlerine karşı hissettikleri şeyin ne menem bir şey olduğunun çok müphem kalışı da, o final de haksızlık gibi geldi bana. Bu böyle bir hikâye olmamalıydı. Bir tarafta evlenme teklifi aldığı gün sevgilisini kaybetmiş, içine kapanmış, yapayalnız kalmış bir kadın, diğer tarafta ömrünü kalp hastalığı yüzünden hep ölümün kenarında, hep tek nefeslik bir canla geçirmiş bir adam, bu kadar yaralı ve kırılgan iki ruhun kesişmesine yazılacak öykü bu kadar depresif ve gaddar olmamalıydı. Naruse'nin evli olması bu hikâyeyi çok ayrı bir yola sokmuş, ama o yolda da yürütmemiş bir tuhaf tercihti, final de üstüne tüy dikti. Bu, bu kadar depresif bir dizi, Naruse de evli olmamalıydı. Uzun lafın kısası; diziyi yıkıp en baştan yapmamızı gerektirecek kertede bir memnuniyetsizlik hasıl oldu bende. 






Yorum Gönder

0 Yorumlar