“Bir gergedanın sana gelip arkadan çarpması nasıl bir his biliyor musun?” Bir sahnede bu soruyu sorar dizinin ana kadın kahramanı Kang Tae-Jeong sevgilisi Jo Young-Do’ya. O da “biliyorum” der, “havada uçuyor gibi olursun. Ayakların olmadığı için uçurabilir gergadan seni tek vuruşuyla. Bunun olmaması için yere sapasağlam basan ayakların olması gerekir.” İşte 2021 yapımı tvN dizisi You Are My Spring travmatik çocuklukları yüzünden ayakları oluşamadan birer yetişkine dönüşen, bu yüzden de hayatın ya da namıdiğer gergadanın her darbesiyle önce uçup sonra çakılan insanların büyüme, direnme, öğrenme ve nihayet yere sapasağlam basan ayaklarının oluşması hikayesi.
Pek sevdiğim, en sevdiğim tür olan slice of life ve
healing drama türünde bir dizi. Bu
türde yapılmış kdramaları hayatta kaçırmam. You Are My Spring dizisini de
havada kaptım ve büyük bir hevesle izlemeye koyuldum. İlk yarısını
da aynı hevesle izledim, ama ikinci yarıdan itibaren biraz işin rengi değişti.
Hem senaryoda bazı boşluklar ve sıkıntılar dikkatimi dağıtmaya başladı, hem de
tempo düştü giderek.. Ama baştan alayım, incesine girmeden evvel konusundan
biraz bahsedeyim.
Hoş genel hatlarıyla özetleyebileceğim somut bir konusu var
mı ondan da emin değilim. Yani, şu an şöyle bir izlediğim 16 bölümü bütün
halinde düşününce konusu yokmuş gibi geliyor açıkçası:) Deneyeyim. Annesini
sürekli döven alkolik babası yüzünden sancılı bir çocukluk geçiren ve
yetişkinliği de bu travmaların gölgesinde geçen otel idarecisi Kang Tae-Jong ve
çocukluğu hastanelerde geçmiş, kalp yetmezliği olan psikiyatrist Jo
Young-Do’nun peş peşe Gugu adı verilen büyük bir binaya taşınmaları, önce
komşu, sonra arkadaş, nihayetinde de sevgili olmalarını konu alıyor dizi öz
olarak. Onların taşınmasından kısa zaman önce o binada bir cinayet işlenmesi ve
başka cinayetlerle de bağlantılandırılarak bir seri cinayet davasına dönüşmesi
de dizinin polisiye soslu ikincil hikayesini oluşturuyor.
Nitekim sıkıntı da tam olarak burada başlıyor. Çünkü
(kafadan gireyim) bu iş olmamış, bu iki farklı dinamiğe sahip hikaye; bir
tarafta travmatik çocukluklarından kalan yaraları onarmaya çalışan iki insanın
aşk ve iyileşme serüveni, diğer tarafta ise gizemli cinayetler, bu cinayetlerin
göbeğindeki ikiz kardeşler, bunun uzantısı olaylar bir bütünlük sağlamıyordu.
Ne hikayeleri tam anlamıyla birbirini besleyen ya da tetikleyen ya da hiç değilse
takip eden bir ahenk yakalayabildi dizi boyunca, ne de aynı ritmde akıp anlamlı
bir bütün oluşturabildiler.
Bunun doğru yapılmış bir örneği de var üstelik; When the
Camellia Blooms. Dizinin bir cephesinde kırsal bir Kore kasabasında yalnız
yaşayan ve bekar bir anne olan Dong-Baek’in var oluş mücadelesi dram, romantizm
ve komediyi harmanlayarak akarken aynı dizinin bir diğer cephesinde de o küçük
kasabaya korku salan gizemli bir seri katil hikayeye ivme
kazandırıyordu. Çok alakasız ve farklı iç dinamiklere sahip bu iki hikaye aynı
dizi içinde ustaca harmanlanabilmişti When the Camellia Blooms dizisinde. Ama
burada işler öyle yürümemiş. Ne aynı dizinin içinde homojen bir şekilde
karışabilmiş iki ayrı hikaye, ne de seri cinayetler ve ikizler cephesi
sürükleyici ve tutarlı bir polisiyeye dönüşebilmiş. Özellikle dizinin ikinci
yarısından itibaren bu polisiye olaylar giderek ana hikayeden koptu; bağımsız,
daha doğrusu alakasız sahnelere dönüştü. Nihayetinde de arkasında tutarsızlık
ve boşluklar bırakarak çaktırmadan sıvıştı.
Allah’tan dizinin ana hikayesi “psikolojik travmalar,
iyileşme, kendini onarma” başlığı altında akan konular gayet seyirlik ve ilgi
çekiciydi de “neden bu diziyi izledim!” pişmanlığı yaşamadım. Bilhassa psikiyatrist
olan Jo Young-Do’nun hem Kang Tae-Jong’a verdiği tavsiyeler, hem de çıktığı
radyo programındaki konuşmaları çok anlamlı, öğretici ve ferahlatıcıydı.
“İnsan kalbinin kırılması sadece bir metafor değildir. Kalp
gerçekten kırılabilir, ama kanamadığı için kimse görmez. Ve kalbi kırılmış bir
insana kalk savaş, yıkılma, durma demenin bir kazada bacağı kırılmış birine
neden yatıyorsun kalk yürü demekten hiçbir farkı yoktur.”
“Hissettiğin boşluk hissini veya hüznü hiçkimseye açıklamak
için zorlama kendini. Kendine bile o hissettiğin şeyi açıklamaya zorlama
kendini. Bazen olur, sadece olur. Yorgun hissedersin, ruhsal yorgunluğun
fiziksel bir yorgunluğa da dönüşür. Grip olmak gibi, bu kadar.”
“Biriyle beraberken oluşan sessizlik bazen rahatsız edici
olabilir, ama bunun sorumluluğunu sen almak zorunda değilsin.”
“Birbirimize sonsuza kadar beraber olacağımıza dair söz
vermemiz gerekmiyor. Sonsuzluk ne demek onu bile bilmiyorum zaten. İki saatlik
bir filmde sonsuzluğun anlamı 2 saattir mesela.” gibi insana derinlerden ve çok
tanıdık bir yerlerden dokunan, iyi gelen, iyi hissettiren replikler vardı
dizide. Bu yönüyle de biraz 2013 yapımı olan Çalıkuşu uyarlamasını anımsattı
bana. Çalıkuşu’nda da olaylar, çatışmalar, özellikle de kitaptan bağımsız
gelişen konular mantık hataları, tutarsızlıklar ve gereksiz detaylarla doluydu
ama replikler, şiirler de bir o kadar anlamlı ve şifalıydı. O akla kazınan
cümleler hatırına izlemiştim diziyi. You Are My Spring için de aynısı geçerliydi
işte.
Bir diğer hoş yönü ise dizinin tamamen sağlıklı ilişkiler
üzerine kurulu olmasıydı. Başta Kang Tae-Jong ve Jo Young-Do’nun arkadaşlık ve
aşkı olmak üzere, tüm önemli ilişkiler sağlıklı, iki tarafı da olumlu
etkileyen, güçlendiren, destekleyici yöndeydi. Başta potansiyel bir aşk
üçgenine göz kırpan çatışma bile iki kadının arkadaş olması üzerinden gelişti.
Toksik ilişki klişelerine meyleden diğer tüm potansiyel çatışmalar da aynı
şekilde minik ters köşelerle kimsenin kimseye vicdan yükü ya da ayak bağı
olmadığı sağlıklı ve temiz çözümlerle bağlandı, bu yönüyle de ağır akan
temposuna rağmen izlemesi rahat ve ferah bir diziydi.
Ki bu noktada esas kahramana da bir minik parantez açmayı borç biliyorum. O da dizinin yönetmeni Jung Ji-Hyun. Mr. Sunshine, Search: WWW, The King: Eternal Monarch, Twenty-Five, Twenty-One gibi çok ünlü dizilerin yönetmeni olan Jung Ji-Hyun bu diziyi kurtaran kahraman bana göre. Senaryodaki temposuzluk, kopukluklar, birbiri ile organik bir bağı olmayan iki bağımsız hikaye gibi handikapları mümkün olan en temiz şekilde kotarmış yönetmen kendi sanatını kullanarak. Öyle ince, ustalıklı ve zarif bir işçilik var ki dizinin görüntüleri, kamera açıları ve çekim tekniklerinde mest oldum. Çok sıkı bir yönetmen kesinlikle, sevdim.
Dert yanacağım birkaç kılçıklı mevzu daha var, ama oraya
önden spoiler uyarısı eşliğinde gireyim.
Mesela kafama hiç yatmayan detaylardan biri işinin ehli bir
psikiyatrist olan Jo Young-Do’nun eski karısı ve ünlü bir oyuncu olan Ahn Ga-Young ile olan
ilişkisiydi. Normal bir evlilikleri olmadığı, Ahn Ga-Young’ın intihar eğilimli
oluşu ve tam da intihar düşündüğü bir sırada Jo Young-Do’nun onunla evlendiği
ve evlilikleri başarıya ulaşıp Ahn Ga-Young psikolojisini toparlayıp kendi
ayakları üstünde yeniden durabildiğinde boşandıkları, ardından da arkadaş
kaldıkları verildi. İyi hoş, üstte de dediğim gibi yine çatışmaya müsait bir
ilişkinin toksik ve koparılamayan kangren bir bağa dönüşmeden evrilmesinin
örneklerinden biriydi, ama mantıksızdı yine de.
Birincisi bir psikiyatrist hastasının tedavi sürecinin bir
parçası olarak onunla evlenemez, tamamen etik dışı, üstelik çok iyi ve ehil bir
doktor olduğunun altı sürekli çizilen Jo Young-Do’ya böyle bir şey yaptırmaları
daha da tuhaf. İkincisi de gereksiz. Sadece tedavi gördüğü sürede Ahn
Ga-Young’ın doktoruna aşık olduğu ya da öyle sandığı verilip daha sonra bu
durum arkadaşlığa da çevrilebilirdi. Eskiden evli olmalarının hikayeye de
hiçbir hizmeti yoktu.
İkinci ve daha büyük kılçık ise İkizler ve seri cinayetler
cephesiydi. Ian Chase’in cinayetlerin azmettiricisi olduğu ortaya çıktığı halde
ceza almaması, elini kolunu sallaya sallaya Amerika’ya dönmesi nasıl mümkün
kılındı hiç anlam veremedim. Üstelik Jo Young-Do ona antisosyal kişilik
bozukluğu yani sosyopati teşhisi koymuştu. Cinayet işleyebilen bir sosyopat
sadece kardeşi adına pişman olup, hüzünlü bir hayat yaşamak üzere batan güneşe
doğru yol mu aldı, bu mu bu profilde bir karaktere yazılacak son gerçekten?
Bir de ameliyat edeceği yaşlı iş adamı ve onun ölmesini
isteyen varisi kızı konusu var ki o da sınav kağıdını boş teslim eden öğrenci
salmışlığında kestirilip atıldı.
Böyle bir amaca veya neticeye bağlanmadan bırakılan başka
ufak tefek konular da vardı. Kang Tae-Jong’un annesinin görüştüğünü anlattığı
adam mesela, sürekli ona hediyeler veren. Kimdi o, ne oldu sonra? O da boşlukta
kaldı.
Kılçıkları olsa da bana genelinde keyif de veren bir diziydi
You Are My Spring (türü çok sevdiğim için muhtemelen), o yüzden yazıyı yine de
hoşuma giden bir detayla bitireceğim. Son bölüm Kang Tae-Jong’un işle ilgili
bir eğitim için Amerika’ya gideceği muhabbeti ile açılınca “Aha!” dedim “Geldi
kdramaların olmazsa olmaz, ama keşke de artık olmasa dediğim kadim klişesi” yani SON BÖLÜM AYRILIĞI -_-
Tam tadım tuzum kaçmış söylenirken, Kang Tae-Jong ve Jo
Young-Do da dertli dertli bu ayrılığı ve uzak mesafe ilişkisini nasıl idare
edeceklerini konuşurken bir anda eğitimin beş gün süreceği ortaya çıktı ve
kahkahayı koyuverdim:D Drama queen çiftimizin bir tragedya yakıcılığına
bürüdüğü ayrılığının beş günlük olması detayı ile sanırım bu final ayrılığı
klişesine de bir selam çakıldı. Çok hoştu o sahne:)

0 Yorumlar