Psikolojik rahatsızlıklar ve travmalarla ilgili diziler uzun süredir ekranı ve gündemi meşgul ediyor, etmeye de devam edecek gibi görünüyor, belli ki arkası da kesilmeyecek bu furyanın. Gel gelelim bu dizilerde bir (veya birçok) sıkıntı olduğu bariz bir gerçek. İşte bu sıkıntılar üzerine düşünürken hatırıma 2014 yapımı G. Kore dizisi It’s Okay That’s Love geldi istemsiz. Bu ''psikolojik rahatsızlıklar'' odaklı dizi furyası kdramaları da ele geçirmişti zirâ bir dönem ve It’s Okay That’s Love bu furyanın G.Kore ayağının ilk ve öncü dizisiydi. Ondan sonra Kill Me Heal Me, Hello Monster, Beautiful Mind, Hyde Jekyll Me, Its Okay To Not Be Okay, Daily Dose of Sunshine falan derken arkası geldi ve gelmeye de devam ediyor.
It’s Okay That’s Love dramasını özel yapan hem bu türdeki
dizilerin ilki, hem de (bana göre) ‘şimdilik’ en iyisi olması. Ki bu noktada
bizdeki bu psikolojik tabanlı dizilerdeki olmamışlığı anlamlandırmak da daha
kolay oldu benim için. Doğru yapılan bir örnekle yan yana koyduğumuzda
diğerindeki yanlışlıklar, eksiklikler kabak gibi çıkıyor ortaya kendiliğinden.
Daha ilk bölümde dizideki psikiyatrist karakterlerden biri
şunları söylüyor “İnsanlar birinin ciddi bir fiziksel hastalığı olduğunda aynı
hastalığın kendi başlarına da gelebileceğini düşünüp kolaylıkla empati
kurabiliyor ve o kişi adına üzülebiliyorlar, Ama birinin şizofreni, bipolar kişilik
bozukluğu gibi önemli bir psikolojik rahatsızlığı olduğunu öğrendiklerinde asla
kendi başlarına gelmezmiş gibi o insandan kaçıyorlar. Halbuki bedenimizin
hastalanması ne kadar doğalsa ve kontrolümüz dışındaysa, psikolojik rahatsızlar
da o kadar doğal ve kontrolümüz dışında. Kimsenin herhangi bir psikolojik
rahatsızlık konusunda asla başına gelmeyeceğine dair bir garantisi yok.” Karakter
bu sözleri ile senaristin genel tavrını ve dizinin neyi, nasıl anlatacağını da
özetlemiş oldu aslında. Sonraki 15 bölüm boyunca bu sözlerin ne anlama
geldiğini izledik.
İşte bizdeki psikolojik rahatsızlıklar/travmalar odaklı
dizilerle bu türdeki en sevdiğim dizi olan It’s Okay That’s Love arasındaki
temel fark bu. It’s Okay That’s Love ciddi psikolojik rahatsızlıkları, tuhaf
takıntıları, derin travmaları kısacası sosyal hayatta garip ve aykırı karşılanmalarına
sebep olabilecek yara bereleri olan karakterleri konu alıp, bu insanların da ne
kadar “insan”, ne kadar hassas, ne kadar herkes gibi olduğunu anlatma
gayretinde bir dizi. Bizdeki örnekler ise tam tersi travmaları, takıntıları,
fobileri olan insanları işin içine tuhaf, antipatik, eksantrik ve abartılı
detaylar katıp birer canavar ya da uzaylı gibi resmediyor.
Bir nevi toplumda da yaşayan birçok karşılığı olan
psikolojik rahatsızlıkları temsil eden karakterleri, ürkütücü birer imge olarak
seyircinin önüne koyup psikolojik rahatsızlıklarla zaten zayıf olan empati
bağını daha da inceltiyorlar ne yazık ki. İzlediğimiz bu ürkütücü profilden
aklımıza kazınan tek şey “böyle bir insanla asla aynı evde yaşayamazdım, Allah
uzak etsin” oluyor. It’s Okay That’s Love ‘ın farkı da burada başlıyor işte;
türlü çeşit psikolojik rahatsızlığı, travması ve takıntısı olan karakterle
hiçbirinin de korkulacak, kaçınılacak insanlar olmadığını ve bu hastalıkların
hiçbirinin de iyileşmeyi kafaya koyan bir insanı alt edemeyeceğini anlatıyor
dizi.
Sonda söyleyeceğimi başta söylediğime göre dizinin konusuna geçebilirim artık:) Obsesif kompulsif kişilik bozukluğundan muzdarip çok ünlü bir yazar olan Jang Jae-Yeol yeni kitabının yazım sürecinde ilham olabileceklerini düşünüp tesadüfen yollarının kesiştiği 2 psikiyatrist ve bir tourette sendromlu gencin beraber yaşadığı eve taşınır. Ve hikâye başlar.
Psikiyatristlerden biri Jang Jae-Yeol’un son derece ilgilisini çeken ve 30’lu
yaşlarında bir kadın olan Hae-Soo. Diğeri 50’lerinde eşi Amerika’da çalışan bu
yüzden de bu bekar evinde yaşamayı yeğleyen ve evin başka bir katındaki özel
muayenehanesinde hasta bakan Dong-Min. Ve yine yaşadıkları büyük evin zemin
katındaki kafede garsonluk yapan tourette sendromu (kişinin kendini kontrol edemediği
ve ansızın tuhaf sesler çıkarmaya, hareketler yapmaya başladığı bir çeşit tik
hastalığı) yüzünden hem aile, hem de sosyal ilişkileri bozulmuş 20’li
yaşlarında genç bir adam olan Soo-Kwang. Hikayenin odağı bu dörtlünün zoraki
başlayan ev arkadaşlığı, ilk etapta.
Hasta ve doktorların iç içe olduğu ve hasta-doktor kimliğinden önce arkadaş, abi-kardeş, sevgili gibi daha özel ve duygusal bağlarla bağlandığı ama konu psikiyatrinin alanına giren sorunları olduğunda tamamen hasta-doktor çizgisinin çekildiği enterasan bir dizi. Hae-Soo ve Dong-Min’in gündelik hayatlarında yıkanmamış bulaşıklar yüzünden bağır çağır kavga eden, çatlak, azıcık da serseri tipler olmalarına rağmen psikiyatrist kimliklerine döndüklerinde yüzde yüz ciddiyetin hakim olduğu bambaşka bir profile geçişleri çok etkileyici mesela. O yüzden medikal dramalardan farklı bir çizgide It’s Okay That’s Love. Kendine özgü, farklı ayarda bir ciddiyeti var.
Herkesin kusurlarını yalancı bir güzellik ve kusursuzluk
zırhının altına gizlediği bu çağda kusurlarını, psikolojik rahatsızlık veya
travmalarını itiraf etmek, kabullenmek, saklamadan yaşamak zor. Ancak herkesin
yarasını gösterebildiği ve kimsenin diğerini kınamadağı, herkesin “benim
yaralarım var, onun da var, çünkü yaşamak yaralar insanı, normal” diye
düşündüğü bir ortamda her şey daha kolay. It’s Okay That’s Love işte böyle
herkesin ruhen çıplak kalabildiği bir dizi. Soyut bir çıplaklıkla yaşayan ve
hiçbir tabunun aralarına girmesine izin vermeyen bir grup insanın öyküsü.
Ütopik belki biraz bu yüzden de. Ama kesinlikle ilham verici.
Çocukken annesini yabancı bir adamla öpüşürken gören ve bu
yüzden erotofobik (cinsellik korkusu olan) bir yetişkine dönüşen Hae-Soo bu korkuyu
aşamasa da dile getirmekten asla imtina etmiyor. Hiç çekinmeden herkes gündelik
konuşmaların arasında bile Hae-Soo’nun cinsellik fobisinden bahsedebiliyor. Ki
bu en nihayetinde eşi veya partneri ile çözebileceği bir sorun olsa da ne
kendisi ne de başkalarının bunu konuşmasından çekinmesinin de aşabilmesine
müthiş yardımcı olduğuna inanıyorum.
Çünkü kendimden biliyorum. Psikolojik bir travmayı halının
altına süpürüp üstüne de “konuşmama” kilidi vurduğunuzda daha da derin ve
karmaşık bir yaraya dönüşüyor. Bir şey değiştireceğinden değil, çare
olacağından da değil, sadece “evet bu konuda konuşabilirim, beni incitiyor bu
durum, ama ondan korkmuyorum, çekinmiyorum, hayatımın bir parçası n’apalım:)”
diyebilmek, bunu böyle görebilmek hiçbir şeye değilse bile o yaraların içinizde
zararlı bir sarmaşık gibi yayılmasının önüne geçiyor, tecrübeyle sabit:) (Tabii
bu en hassas, en derin yaralarımızı kimlere açtığımız da önemli, kafası
attığında üstüne basıp kanatmaya çalışacak insanlar konu dışı)
Cinsellik geleneksel toplumlarda bir tabu olduğu ve G.Kore
de bizim gibi geleneksel değerlere, aile ilişkilerine bağlı bir ülke olduğu
için Hae-Soo üzerinden bu konunun olabilecek en şeffaf ve doğal şekilde
çözümlenmesi öğreticiydi kesinlikle. Hae-Soo tek örnek de değildi üstelik.
Dizide işlenen bir başka cinsellik travması da Hae-Soo’nun
ergenlik çağındaki bir hastası. Sürekli etrafındaki insanların cinsel
organlarına vurgu yapan kara kalem resimlerini çizen çocuk bu yüzden hastaneye
yatırılmıştı. Hae-Soo çocuğun sıkıntılarını deştikçe küçükken annesiyle
sevgilisini yatak odasında gördüğü ortaya çıktı. Bu da direkt aklıma müthiş bir
dizi olan Age of Youth‘un ikonik karakteri Song Ji-Won’u getirdi. Sürekli
cinsellikten bahseden, bu konuda oldukça meraklı, girişken ve hevesli bir genç
kız olan, hoşlandığı erkeklere hep ilk adımı atan taraf olsa da her seferinde
hüsran yaşayan Ji-Won ilk kez bir erkekle cinsel bir yakınlaşmaya girme
ihtimali doğduğunda önce kitlenip kalmış, sonra da bayılmıştı. Ve yine bu olay
eşelendiğinde altından çocukken tanık olduğu ve daha sonra bilinçaltına itip
unuttuğu bir cinsel istismar vakası çıkmıştı.
Cinsellikle olması gereken yaştan çok daha erken ve
sağlıklıksız hatta belki istismar olarak nitelenebilecek şekilde tanışan
çocukların cinsellik algısı yetişkinliğe adım attıklarında da sağlıksız
gelişiyor. Düz mantık gidip çocukken kötü bir şey yaşayan ya da görmemesi
gereken bir şeye tanık olan bir bireyin büyüyünce cinsellikten çekineceğini
düşünsek de bazen tam tersi normalden daha hevesli, hatta çarpık ve sağlıksız
bir cinsellik algısına sahip olabiliyorlar (beyin karmaşık şey). Hem It’s Okay
That’s Love, hem de Age of Youth da bu önemli ve tabu sayılabilecek sorunu
irdeleme cesaretini göstermeleri de önemliydi.
“Mükemmel değil, ama gerçek”
Dizide eş değerde öneme sahip iki ana konu var; biri
psikolojik rahatsızlıklar ve travmalar, diğeri ise bunların gölgesinde gelişen
Hae-Soo ve Jae-Yeol ilişkisi. Dizinin bir bölümünde Jae-Yeol Hae-Soo’yu yaptığı
radyo programına konuk edip en sevdiği aşk filmini soruyor. Ve Hae-Soo bu
soruya Before Midnight yanıtını veriyor. Before serisinin en gerçekçi filmi
olan ve bir aşkın yıllar içinde evrildiği en sert hâlini konu alan Before
Midnight’ın favori aşk filmi olması Jae-Yeol’u şaşırtıyor ve bunun üzerine
sohbet etmeye başlıyorlar. Bu diyalog aslında iki karakterin ilişkisinin de ne
olduğu ve nereye doğru akacağının sinyallerinin veriyor izleyiciye.
Romantizmin büyülü ve yanıltıcı atmosferinden sıyrılıp
gerçek dünyaya, gerçek sorunlara ve tüm kusurları ve itici yanlarıyla gerçek
benliklerine dönen bir çiftin yine de aralarındaki aşkı kaybetmeme gayreti; Hae-Soo için gerçek aşkın tanımı. Hae-Soo ve Jae-Yeol ilişkisi de tam bu minval
üzerine gelişiyor nitekim. Büyülü bir romanstan buz gibi gerçeklere el ele, göz
göze ve eksiksiz aynı aşkla yürüyorlar.
Çok etkileyici ve ilham verici bir ilişkileri var bu yüzden
de. Aşkın hem ayakları yerden kesen en romantik ilk dönemini, hem de sert
gerçeklerle, sakladığımız kusurlu, zayıf hatta çirkin taraflarımızla
çırılçıplak kaldığımız ve çoğu ilişkide hüsranla sonuçlanan son döneminin peş
peşe işlendiği bir ilişki Hae-Soo ve Jae-Yeol’unki. Satır aralarında bir
ilişkiyi hayata ve ömre yaymanın nasıl başarılacağını anlatan çok önemli
mesajlar ve dersler saklı. Aşık olmak ve aşık kalmak iki farklı hikâye ve It’s
Okay That’s Love ikisinin de hikâyesi.
-Sen de mi aşkın her şeyin üstesinden geleceğini
düşünenlerdensin? Aşkın her zaman mutluluk, neşe, çarpıntı ve cesaret
vereceğini mi düşünüyorsun?
+Hayır. Acı, günah, zarar, üzüntü, umutsuzluk ve sefalet de
verecektir. Ayrıca bunların üstesinden gelme gücü de verecektir. Ancak böyle
aşk olur.
-Kimden öğrendin bunları?
+Aşktan öğrendim. Bir kadına deliler gibi aşık oldum. O
kadının adı; anne.
Hae-Soo bir sabah uyanıp da Jae-Yeol’u kaldıkları butik
otelin yatak odasında değil de umumi tuvaletinde uyurken bulmadan bir gece önce
bu diyalog geçer aralarında. Jae-Yeol’un sadece tuvalette uyuyabildiğini
öğrenmesi tatlı aşk oyunlarından yavaş yavaş sıyrılıp birbirlerinin buz gibi
gerçeklerine attıkları ilk adımdır, ama son olmayacaktır.
Hayatta da böyledir; yeni bir insanla hele ki etkilendiğimiz
ve etkilemek istediğimiz biriyle tanıştığımızda en havalı, en güçlü, en çekici
yanlarımızı gösterir, zayıflıklarımızı ve yaralarımızı ise saklarız. O yüzden
bu tanışmalar bir ilişkiye dönüştüğünde başladığından bambaşka bir hâle
evrilmesi ve çoğu zaman hayal kırıklığı yaratması kaçınılmazdır. Artık
birbirimizin gerçek kimlikleriyle; huysuz, zayıf, çirkin, yaralı taraflarımızla
karşı karşıya geldiğimizde belli olur birbirimiz için ne ve ne kadar olduğumuz.
*Spoiler* Hae-Soo ve Jae-Yeol hikâyesinin özeti de tam
olarak bu işte. Özgüvenli, doktorasını yapmakta olan, başarılı bir kariyer
kadını ve havalı, ünlü bir yazar olarak karşı karşıya gelen Hae-Soo ve Jae-Yeol
günün sonunda kendi söküğünü dikemeyen erotofobik bir psikiyatrist ve tüm
çocukluğu boyunca istismar edilmiş bir şizofreni hastası olarak baş başa
kaldıklarında esas hikâyeleri başlıyor. Tamam mı devam mı? Devam mı..? Nasıl..?
It’s Okay That’s Love ‘ın esas vaat ettiği hikâye bu aslında ve izlenmeye
kesinlikle değer. Daha fazla uzatmayacağım, kadın erkek ilişkileri adına çok
değerli mesajlar veren bu diziyi siz de sindire sindire izlemelisiniz.
Beynin insana oynadığı oyun
Dizideki en önemli plot twist hikâyeye Jang Jae-Yeol’un
hayranı olarak giriş yapan liseli çocuğun 3-4 bölüm sonra halüsinasyon
olduğunun ortaya çıkması. Bastırdığı travmalar artık taşıyamayacağı bir
ağırlığa erişince çareyi kaçmakta buluyor beyni ve sahte bir gerçeklik
yaratıyor. Jang Jae-Yeol’un şizofreni hikayesi de dizinin çok sağlam ve
incelikli işlenen bir başka cephesi.
Şöyle ki; ünlü ve başarılı bir yazar olan Jang Jae-Yeol çok
fakir bir ailenin hem üvey babasından hem de abisinden sürekli şiddet gören
küçük oğlu olarak sert bir çocukluk geçirmiştir. Bir cinnet anında disosiyatif
bozukluğu olan annesi evi yakar ve dayakçı koca ölür. Anne olay sonrası bayılır
ve yaptığı şeyi unutur, annesine kıyamayan Jae-Yeol ise mahkemede abisinin
ismini vererek annesini kurtarmak için abisini feda eder. Birkaç sene içinde
çıkacağını umduğu abisi 14 yıl hapis yatar, 14 yıl sonra hapisten çıkar çıkmaz
Jae-Yeol’u bıçaklayınca abi yeniden hapse girer ve Jae-Yeol’ün zihni bu kadar
baskı ve vicdan azabını daha fazla taşıyamayıp sinsi bir intihar oyununu sahnelemeye
başlar.
Jae-Yeol’ün hastalığını öğrendiktinden sonra teşhisi koyan
ve tedavisini üstlenen ev arkadaşları Dong-Min’in açıkladığı üzere Jae-Yeol’ün
beyni artık taşıyamadığı travmalar ve vicdan azabı yüzünden intihara yönelir,
ama bunu direkt yaparsa annesine zarar vereceğini bildiği için Jae-Yeol’ün
istismara uğrayan çocukluğunu temsil eden hayali bir karakter yaratır. Jae-Yeol
o çocuğa yardım etmeye çalıştıkça kendi çocukluğunu iyileştirmeye çalışır
aslında. Ama başaramaz, hayali kahraman Kang-Woo yine Jae-Yeol’ün beyninin
uydurduğu bir kas erimesi hastalığına yakalanır, üvey babasından da sürekli
şiddet gören çocuk uçurumun eşiğindedir. Jae-Yeol, Hae-Soo ile yakınlaştıkça ve
mutlu olmaya başladıkça beyninin yarattığı karakter Kang-Woo’nun durumu da
giderek kötüşüleşir, onu korumak isterken kendini feda edip kaza sonucu ölecek
ve annesini çok üzecek olan intihara başvurmadan dünyadaki azabından
kurtulabilecektir Jae-Yeol. Ama neyse ki şizofren olduğu yavaş yavaş parçaları
birleştiren yakın çevresi tarafından bir noktada fark edilir.
İşte insan beyni böyle dipsiz bir labirent. Hastalığın böyle
ustaca detaylandırılması, diğerlerinin fark ediş, Jae-Yeol’ün kabulleniş süreci
hepsi müthiş incelikli kaleme alınmış. No Hee-Kyung çok beğendiğim bir senarist
zaten ve It’s Okay That’s Love da muazzam iş çıkarmış.
En nihayaetinde yaşamak tutunabilmeyi öğrenmek demek. Bize
bunu öğretecek, bizden bunu öğrenecek, bize tutunmak için bazen sebep, bazen de
el verecek insanlar olduğunda zevkli ve anlamlı bu oyun. Yoksa zaten hapı
yuttuk:)



0 Yorumlar